Küçük Prens, çocuklara masal gibi anlatılan ama aslında büyüklere ayna tutan bir kitap. Sayfalar ilerledikçe anlıyorsun ki burada anlatılan gezegenler, krallar, iş adamları; insanın büyüdükçe içine düştüğü tuhaf hâller. Herkes bir şeye sahip olmanın, bir şey olmanın peşinde koşarken; kimse gerçekten sevmeyi, bağ kurmayı, görmeyi bilmiyor. Küçük Prens’in şaşkınlığı da buradan geliyor: Büyükler çok şey biliyor gibi konuşuyor ama çok az şey hissediyor.
Gül ile olan bağı, kitabın kalbi. Sevmek burada sahip olmak değil; emek vermek, sorumluluk almak, bağlandığın şeyi korumak. Tilki’nin söylediği sözler, insanın kalbine küçük küçük iğneler gibi batıyor: İnsan, emek verdiği şeye bağlanıyor. Belki de bu yüzden büyüdükçe ilişkilerimiz yüzeyselleşiyor; çünkü emek vermekten kaçıyoruz. Küçük Prens’in yolculuğu, insanın kendi kalbine yaptığı bir yolculuk gibi.
Kitabı bitirdiğimde şunu düşündüm: Büyümek, kalbin körleşmesi olmamalı. Büyük olmak; çocukça sevmeyi, şaşırmayı, bağlanmayı unutmamak demek olmalı. Küçük Prens, “çocuk kal” demiyor; “kalbini kaybetme” diyor. Ve belki de en zor olan şey, büyürken kalbi koruyabilmek.
Martin Eden, yoksulluktan çıkıp kendini var etmeye çalışan bir adamın sadece başarı hikâyesi değil; yükseldikçe içten içe yalnızlaşan bir ruhun hikâyesi. Martin’in kitaplara sarılması, kendini eğitmesi, kelimelerle tutunmaya çalışması insanın içine umut serpiyor. Ama bu umut, toplumun sınıfları arasında sıkışıp kalınca ağır bir yorgunluğa dönüşüyor. Yükselmek istedikçe ait olduğu yeri kaybediyor; ait olmak istedikçe yükseldiği yerde yabancılaşıyor.
Bu romanda aşk bile bir itici güç gibi başlıyor. Ruth’a duyulan sevgi, Martin’in kendini değiştirme arzusunu körüklüyor. Fakat zaman geçtikçe anlıyorsun ki mesele Ruth değil; görülme, kabul edilme ihtiyacı. İnsan bazen sevilmek için kendini dönüştürüyor, ama dönüştükçe kendine yabancılaşıyor. Kitap, emeğin değerini anlatırken bir yandan da başarı dediğimiz şeyin ne kadar yalnız bir tepe olduğunu gösteriyor.
Martin Eden’i bitirdiğimde şunu düşündüm: İnsan her şeyi başarabilir ama kendini kaybederse, kazandığı şeyin anlamı kalmıyor. Bu roman, “yükselmek” ile “mutlu olmak” arasındaki farkı acı bir yerden hatırlatıyor. Emek var, azim var; ama bütün bunların sonunda insanın kalbine düşen boşluk, başarıdan daha ağır olabiliyor.