Küçük Prens, çocuklara masal gibi anlatılan ama aslında büyüklere ayna tutan bir kitap. Sayfalar ilerledikçe anlıyorsun ki burada anlatılan gezegenler, krallar, iş adamları; insanın büyüdükçe içine düştüğü tuhaf hâller. Herkes bir şeye sahip olmanın, bir şey olmanın peşinde koşarken; kimse gerçekten sevmeyi, bağ kurmayı, görmeyi bilmiyor. Küçük Prens’in şaşkınlığı da buradan geliyor: Büyükler çok şey biliyor gibi konuşuyor ama çok az şey hissediyor.
Gül ile olan bağı, kitabın kalbi. Sevmek burada sahip olmak değil; emek vermek, sorumluluk almak, bağlandığın şeyi korumak. Tilki’nin söylediği sözler, insanın kalbine küçük küçük iğneler gibi batıyor: İnsan, emek verdiği şeye bağlanıyor. Belki de bu yüzden büyüdükçe ilişkilerimiz yüzeyselleşiyor; çünkü emek vermekten kaçıyoruz. Küçük Prens’in yolculuğu, insanın kendi kalbine yaptığı bir yolculuk gibi.
Kitabı bitirdiğimde şunu düşündüm: Büyümek, kalbin körleşmesi olmamalı. Büyük olmak; çocukça sevmeyi, şaşırmayı, bağlanmayı unutmamak demek olmalı. Küçük Prens, “çocuk kal” demiyor; “kalbini kaybetme” diyor. Ve belki de en zor olan şey, büyürken kalbi koruyabilmek.