Bin Muhteşem Güneş’i okurken insanın içi daralıyor ama kalbi de büyüyor. Mariam’ın kaderi, Leyla’nın direnişi… Bu kitapta acı bağırmıyor; kadınların içine çöken bir sessizlik gibi ağır ağır iniyor. Savaş sadece bombayla olmuyor; evin içinde de oluyor, susarak da oluyor.
Afganistan burada bir ülke değil sadece; kırılan hayatların arka planı. En çok da kadınların omzuna binen bir yük var. Dayanmak zorunda kalmak, sevilmeyi beklemek, susarak hayatta kalmak… Ama bütün bu karanlığın içinde iki kadının kurduğu bağ var:
Kandan değil, kaderden bir kardeşlik.
Kitap şunu düşündürüyor:
Bir kadın tek başına ayakta kalamaz denilen yerde,
iki kadın birbirine omuz verince dünya yerinden oynuyor.
Acının içinden çıkan merhamet, umudun en sessiz hâli oluyor.
Bitirdiğimde aklımda kalan his şu:
Bazı kadınlar dünyaya bir defa gelmez;
acıya rağmen ışık olmak için gelir.