Çalıkuşu sadece Feride ile Kamran’ın yarım kalan aşkı değil; kırıldıkça içine kapanan, incindikçe gururuna sığınan bir kadının hayata tutunma hikâyesi. Feride’nin en belirgin tarafı ne çok sevilmesi ne de çok sevilmemesi; yanlış sevilmesi. Sevilirken bile anlaşılamayan bir kalbin yorgunluğu var onda. Çocuksu neşesiyle hayatın içine karışırken, hayal kırıklığıyla yüzleştiğinde dimdik durmayı öğreniyor. Bu yüzden onun gidişleri bir kaçış değil; kendini koruma biçimi.
Anadolu’da öğretmenlik yaparken karşılaştığı insanlar, yalnızlığı, dedikodular, küçük yerlerin dar kalıpları; Feride’nin iç dünyasında büyüyen yaraları daha da derinleştiriyor. Ama tam da bu yalnızlığın içinde, insanın kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenmesi var. Çalıkuşu’nda aşk var ama aşk her şeyi iyileştirmiyor; bazen insanı daha çok yaralıyor. Asıl mesele, insanın kendine olan saygısını kaybetmeden sevebilmesi. Feride’nin mücadelesi de burada başlıyor: Sevmek mi, kendini ezdirmemek mi?
Bu roman bana şunu düşündürdü: İnsan bazen sevildiğini sandığı yerde en çok inciniyor. Ve insan bazen en doğru şeyi, en zor olanı seçerek yapıyor: Gitmek. Çalıkuşu, kırgınlıkla olgunlaşan bir kalbin hikâyesi. Sevilmeyen yerde durmamanın, yalnız kalsan bile kendine sadık kalmanın romanı.