·344 syf.··Beğendi
···Okunma: 07 Şubat 2026 22:03 Ursula K. Le Guin’in Mülksüzler adlı romanı, iki zıt gezegen üzerinden siyasal, toplumsal ve ahlaki düzenleri sorgulayan güçlü bir düşünce deneyidir. Romanın temelinde Anarres ve Urras adlı iki gezegen yer alır. Anarres, anarşist bir düzenin hâkim olduğu; hiyerarşinin, mülkiyetin ve katı kuralların reddedildiği, ancak çorak ve verimsiz topraklara sahip bir gezegendir. Urras ise bunun tam tersidir: Devletçi, hiyerarşik, mülkiyet temelli, kurallarla örülmüş ve doğal kaynaklar açısından son derece verimli bir dünyadır.
Bu iki gezegenin ortaya çıkışı da ideolojik bir ayrışmaya dayanır. Urras’ta hiyerarşiyi, mülkiyeti ve devlet düzenini kabul etmeyen anarşist bir topluluk, Urras’ın uydusu olan Anarres’e gönderilir ve burada kendi sistemlerini kurar. Böylece biri mülksüzlük ve eşitlik iddiası üzerine, diğeri ise güç ve sahiplik üzerine kurulu iki karşıt dünya oluşur.
Romanın merkezinde Anarres’te yaşayan fizikçi Shevek vardır. Shevek, zaman kuramı üzerine yaptığı bilimsel çalışmayı yalnızca kendi gezegenine değil, tüm insanlığa ulaştırmak ister. Bu düşünceyle Urras’a gider. Ancak Urras’ta yaşadığı deneyimler onun için oldukça sarsıcı olur. Geldiği toplumun değerleriyle Urras’ın hiyerarşik, çıkarcı ve sınıfsal yapısı arasında ciddi bir çatışma yaşar. Bilginin evrensel olması gerektiğine inanmasına rağmen, Urras’ta bilginin iktidarın elinde tutulduğunu ve paylaşılmadığını fark eder.
Tam da bu noktada Shevek, Urras’taki devlet karşıtı anarşik bir toplulukla temas kurar. Kendi bilgisinin yine belli ellerde tutulacağını düşündüğü için bu gruba katılmaya karar verir. Bu tercih, onun hem Anarres’teki idealizmini hem de Urras’ta gördüğü çelişkileri yeniden değerlendirmesine yol açar. Sonunda çeşitli grupların yardımıyla Anarres’e geri döner.
Mülksüzler’de dikkat çekici olan nokta, Le Guin’in hiçbir sistemi mutlak biçimde yüceltmemesi ya da tamamen reddetmemesidir. Anarres’teki mülksüzlük ve kuralsızlık anlayışı hem desteklenir hem de eleştirilir; Urras’taki devletçi ve hiyerarşik yapı da aynı şekilde hem cazip yönleriyle hem de baskıcı taraflarıyla gösterilir. Bu yönüyle roman, tek bir ideolojinin savunusundan çok, ideolojilerin insan doğasıyla sınandığı bir alan sunar.
Özellikle Takver karakteri üzerinden mülksüzlüğün ve “sahip olmama” düşüncesinin ne kadar mümkün olduğu sorgulanır. Takver, bu görüşü güçlü biçimde savunan bir karakter olmasına rağmen, annelik deneyimiyle birlikte sahip olma duygusunu açıkça yaşar. Bu durum yalnızca biyolojik bir içgüdü olarak değil, insanın tamamen mülksüz olamayacağının bir göstergesi olarak da okunabilir. Ayrıca Anarres’te yerleşik bir aile yapısının olmaması, sürekli değişen yaşam düzeni ve bireyin aidiyet kurmakta zorlanması da yorucu ve yıpratıcı bir sistem olarak eleştirilebilir.
Sonuç olarak Le Guin, Mülksüzler’de ne anarşizmi mutlak bir kurtuluş olarak sunar ne de devletçiliği kesin bir çözüm gibi gösterir. Aksine, her iki sistemin de insan doğasıyla çatıştığı noktaları görünür kılar. Roman, “ideal toplum” fikrinin sorgulanması gerektiğini ve her düzenin kendi içinde çelişkiler barındırdığını güçlü bir şekilde hissettirir.