Endülüs, sadece yükselişi ve çöküşüyle değil; ilmiyle, estetiğiyle, insana bakışıyla ele alınan bir tecrübe olarak karşımıza çıkıyor. Okurken bir tarih metninden çok, kaybedilmiş bir dünyanın izlerini takip ediyormuşum gibi hissettim.
Yazarın dili sakin ve ölçülü; duyguyu zorlamıyor ama satır aralarında güçlü bir hüzün dolaşıyor adeta. En çok da şunu düşündürüyor: Bir medeniyet sadece kılıçla değil, ilimle ve ahlakla kurulur; ihmal edildiğinde sessizce dağılır.
Kitabı bitirdiğimde Endülüs’ü geçmişte kalmış bir sayfa gibi değil,
ibret alınması gereken bir miras gibi hissettim