Puan vermedi·556 syf.··Beğendi
· #JohnSteinbeck
#GazapÜzümleri
#SelYayınları
Nerede birileri özgür olmak için mücadele ediyorsa, onların gözüne bak anne..
Orada beni göreceksin..
* * * * * * * * *
Merhaba okur sever arkadaşlarım 🪽
Sizlere koca bir feryadı, yüreklere işlenen yarayı, edebiyat tarihinin sadece okumakla kalmayıp aynı zamanda hissedilmesi de gereken John Steinbeck'in en sarsıcı ölümsüz eserlerinden biri olan “GAZAP ÜZÜMLERİ” ile geldim...
Rüzgârın bu hikâyedeki sesi
Önce , yumuşak bir hüzün gibi başlayıp sonra yerinden söktüğü toprakla birlikte insanın ruhunu savururken en nihayetinde nefesinizi kesen, korkunç bir çaresizliğe dönüşür
1930'ların Amerika'sı...
Burada toz, sadece havayı değil, tüm hayatları da kaplıyor.
Burada tarlalar suskun, evler hayalet sessizliğinde; insanlar toprağın değil, acımasız kaderin altında eziliyor.
“Gazap Üzümleri” de tam burada başlıyor işte
Bir ev tuğla tuğla yıkıldığında değil, bir insan artık oraya ait olmadığını, köklerinin kesildiğini fark ettiğinde başlıyor
Okuduğum, bir göç hikâyesi değildi..
Okuduğum ,yerinden edilen bedenlerin değil, sökülüp alınan kimliklerin feryad hikâyesiydi
Toprak gider, ev gider, düzen gider. Her şey gider.. Ve geriye sadece buz gibi bir soru kalır..
Her şey elimden alındığında, “Ben kimim? Bir insan olarak geriye neyim kalır?”
* * * * * * * * *
Bu romanda Steinbeck:
Açlığı değil, aç bırakılmayı..
Yoksulluğu değil, yoksullaştırılmayı anlatır.
Öfkeyi değil, an be an biriken, olgunlaşan o “Gazabı”...
Çöküş değil, çöküşlerin sessizliğini..
Sınavı değil , sınavın nasıl başladığını..
İnsanın en karanlık sınavların içinden geçerken, nasıl hâlâ “insan kalınabileceğini” soruyor biz okurlarına..
İnsanlık, kurallara uymak mıdır
Yoksa son lokmasını bir başkasının hayatta kalması için uzatması mıdır
Romanın asıl şah damarı ise, bütün bu kavramların çok daha öncesine uzanır:
İnsanın kendini bir yere ait hissedemediği o anlarda, toprak sadece toprak olmaktan çıkardı..
Çünkü toprak; hafızadır, geçmiştir, kimliktir..
Toprağı elinden alınan insanın sadece evi değil, tüm hikâyesi de alınmış olur..
Toprak; Bir insanın "Ben buradayım, bende varım" deme biçimidir..
Tıpkı yazarın hikâyeye ustalıkla yedirdiği o unutulmaz destekleyici sözler gibi:
"Hayatımız yok olduktan sonra nasıl yaşarız biz..”
“Geçmişimiz olmadı mı kendimizi nasıl tanırız..”
“Aldığınız, hurda değil, hurdaya çıkmış hayatlardır.."
* * * * * * * * *
Joad ailesi göçe zorlandığında, sadece evlerini terk etmediler..
Kendi benliklerine, köklerine yabancılaştılar, kayboldular.
Göç yolları sadece fiziksel değildir; aynı zamanda psikolojik bir iniştir de aynı zamanda.
Ve bu imge eserin, omurgasını, sonun başlangıcını oluşturdu ..
İnsanlar o yolda ilerledikçe sadece umutlarını değil, eski hayatlarına dair tüm yanılsamalarını da an be an kaybederler.
Yol, özgürlüğe açılan bir kapı olmaktan çıkıp, insanın kendinden ayrıştığı uzun, ıstıraplı bir yolculuğa dönüşür o noktada..
Joadlar da bu yolda ilerlerken daha iyi bir hayata değil, sadece eski hayatlarından giderek uzaklaşmaya başladılar.
İnsan dayanabilmek için geçmişine tutunur ya hani , göç edenlerin geçmişi ise arkada kalır..
Gelecek belirsiz... Geriye ise sadece şimdinin acı tortusu: Açlık, sefalet ve yokluk...
Ve tam bu noktada, utanç duygusu öne çıkar..
Açlık insanı sadece zayıflatmaz, aynı zamanda küçük düşürür.
Öyle ki, utanç; açlıktan çok daha ağır basar. Joad ailesinin her bireyinde olduğu gibi.
* * * * * * * * *
Sonun başlangıcı olan Joad ailesinin hikayesi ise;
Oklahoma'dan başlayıp trajedi ve kayıplarla dolu California'ya uzanan bu yolculuk, sadece bir ailenin öyküsü değildir..!!
Bu, 1930'ların Amerika'sının, Büyük Buhran'ın ve kontrolsüz kapitalizmin sistemik bir eleştirisidir de aynı zamanda
Verimsizleşen topraklar ve toz fırtınaları bir yana, işin içinde bankaların ve büyük toprak sahiplerinin insanlık dışı kâr hırsıda vardır
Romanın en belirgin mesajlarından biri:
Kriz anlarında kapitalizmin, sıradan insanları nasıl hiçe saydığı, kâr uğruna nasıl ezip geçtiği ve işçi sömürüsünün dehşetidir..
Steinbeck, desteklercesine satır aralarında altını çizerek vurguluyor bunu:
"Kar uğruna feda ettikleri şey neydi? Kendi kârları uğruna insanları ikiye böldüler, parçalayıverdiler. İnsanın oturduğu toprak o insanın kendisidir. Şimdi yolların üzerinde, kamyonların tepesinde giderken, tam ve bütün insan sayılmaz ki onlar; yaşamıyorlar ki..."
Sistemler bireysel âhlaka izin verir, ama kolektif bilince asla
Roman, karakterler üzerinden bireyciliğin ("sadece ben" demenin) insanları nasıl yalnızlaştırdığını ve zayıflattığını net bir şekilde gösteriyor, acımasız bir eleştirilsellikle...
Başta sadece ailesini korumaya odaklıyken, zamanla "biz" fikrini benimseyen Tom Joad'ın bilinç sıçraması, tamda bundan ötürü hikâyenin kilit kırılma noktası oluyor
Ve bunu desteklercesine şöyle der : "Kişisel öfke insanı tüketir, ama yönü olan öfke insanı dönüştürür."
Yazar; yüz binlerce insanın yola düşmesini, sefalet kamplarını, tükenmeyen direnci, göçmenlere yönelik nefreti ve adaletsizliği ,işçi sömürüsünü, öyle bir işler ki, roman o anda, o dönemin sosyolojik bir belgeseline dönüşür
''Toplumsal roller ,kriz anlarında insanı ayakta tutmaz, yıkar..
Umut artık bireysel kurtuluşta değil dayanışmada vardır''
Bu sözler, o döneme olduğu kadar, günümüze dahi tutulan güçlü bir aynadır da..
Tüm hikaye boyunca kendisine hayran kaldığım, bir kaya gibi sapa sağlam, ailenin fiili lideri olan, zor zamanlarda direncini koruyan anne..
Tom'un bilinç sıçraması ile birlikte adalet arayışı..
Hele Rose of Sharon’ın son perdedeki ,akıllarda mıh gibi çakılı kalan o unutulmaz, o sarsıcı eylemi ..
Ve zengin karakterler ile bezenmiş “GAZAP ÜZÜMLERİ” daha ve fazlasını sunmak için siz okurlarını bekliyor