·187 syf.··Beğendi
···Okunma: 31 Ağustos 2019 20:32 Şimdi üzerimizde ağır bir palto, başımızda kalpak, St. Petersburg’un o meşhur rutubetli soğuğunda yürüdüğümüzü hayal et. Neva Nehri buz tutmuş, gökyüzü kurşun rengi... Ama bizim işimiz bu soğuk sokaklarla değil, o pırıltılı ama zehirli kumarhanelerle.
Kumarbaz sadece bir kitap değil, Dostoyevski’nin kendi kanıyla, borçlarıyla ve titreyen elleriyle yazdığı bir itirafnamedir.
Dostoyevski bizi alıp hayali bir Alman kasabasına, Roulettenburg’a götürüyor. Sokaklarda lüks faytonlar tıkırdıyor, kadınların ipek etekleri hışırdıyor ama havada barut kokusu gibi ağır bir para hırsı var. Herkes bir şeylerin peşinde; kimi asaletini kurtarmaya çalışıyor, kimi bir mirasa konmak için yaşlı bir kadının ölümünü bekliyor. Ama aslında hepsi o küçük beyaz fildişi topun, rulet masasında hangi sayıya düşeceğine mahkûm.
Aleksey, soylu bir ailenin yanında öğretmenlik yapan, zeki ama kaybedecek hiçbir şeyi olmayan o meşhur Rus genci. Polina’ya öyle bir aşık ki, kadın "at kendini şu uçurumdan" dese, "Hangi açıyla atlayayım?" diyecek türden. İşte bu aşk, onu o yeşil çuha kaplı masanın müptelası yapıyor. Sanıyor ki kazandığı paralarla Polina’nın kalbini de satın alabilir. Ama kardeşim, kumar masasında kazanılan para, ruhu sömüren bir avanstır sadece.
Kitabın en efsane sahnesi odur. Herkes yaşlı kadının Moskova’da ölmesini beklerken, kadın tekerlekli sandalyesiyle "Ben geldim!" diye kumarhaneye girer. Miras bekleyenlerin suratını bir görmen lazım! Ama asıl trajedi şu: Kumarın o pis kokusu, o dimdik duran yaşlı kadını bile saniyeler içinde esir alır. "Sıfıra bas!" diye bağıran o ihtiyar kadın, aslında Rus ruhunun o anlık coşkusunun ve kontrolsüz yıkımının simgesidir.
Dostoyevski bu kitabı borçlarını ödemek için sadece 26 günde yazdı. O yüzden kitabın her cümlesinde bir aciliyet, bir nefes nefese kalmışlık var. Okurken senin de kalbin o rulet topuyla beraber çarpıyor.
Gurur mu, Para mı? Kitapta herkes maske takıyor. Fransız soyluları, İngiliz beyleri, çökmüş Rus asilzadeleri... Hepsi çok onurlu görünüyor ama masaya oturduklarında o maskeler düşüyor, altından çiğ bir insan tabiatı çıkıyor.
Aleksey’in o son cümlesi kulağımda çınlıyor: "Yarın, her şey yarın bitecek!" Kumarbazın en büyük yalanı budur işte. O yarın hiç gelmez.
St. Petersburg’un ara sokaklarında yürürken o loş meyhanelere baksan, masada son kapikasını (kuruşunu) şaraba ya da kağıt oyununa vermiş binlerce Aleksey görürsün. Dostoyevski bize şunu diyor: İnsan sadece paraya değil, o heyecana, o yok oluş duygusuna, o 'belki' ihtimaline aşıktır."