·211 syf.··Beğendi
···Okunma: 27 Aralık 2025 00:00 "BEN TAM KENDİME GÖRE"
“Niçin bu kadar karamsarım? Çünkü manasını bildiğimi sandığım birçok kavramın bendeki anlamları taşımadığına uyandım. Nedir onlar? Samimiyet, sevgi, aşk, sadakat, dürüstlük, vefa, özlem, dostluk... Sorguya çekiyorum tek muhatabımı: Bunları çıkarınca, ne kalır geriye insandan? Yanıtlayamıyor. Sendeki tanımlara bu kadar yabancı ruhlarla nasıl tanışabildin? Bilmiyormuş. Son birkaç yıla kadar fanusta mı yaşıyordun? Hayır, diyor, karşılaşmadım belki veya farkındalığım düşüktü, yalnızca baktım, göremedim.”
Bazen ilham, beklenmedik kapılarda belirir. En sıradan anlarda, en sıradışı hikâyeler filizlenir. Peki ya o kapı, aslında başkasının kapısıysa?
Gazeteci ve yazar Jülide Atagün’ün başına gelen de tam olarak bu. Komşusunun eşiğinde gördüğü küçük, sıradan bir kargo paketi, onun sadece merakını değil, belki de kaderini tetikledi.
Paketi açtığında içinden çıkan sebze tohumları, özellikle de o kavun tohumu, Jülide’nin zihninde bir ışık yaktı. Bu küçük tohum, “Yılın İlk Kavunu” isimli bir öyküye dönüştü ve Mercek Dergi’nin sayfalarında hayat buldu. Öykü, edebiyat eleştirmenlerinden sıradan okuyuculara kadar herkesi etkilemeyi başardı. Belki de hepimizin içinde, böyle beklenmedik bir ilham anının gizlendiğinin kanıtıydı bu başarı. Jülide, paketi açma anıyla yakaladığı bu edebi başarı arasında derin bir bağ hissetti. Ve o andan itibaren hayatını kökten değiştirecek bir karar aldı. Peki ya biz? Günlük koşturmacada, eşikte duran küçük “paketleri”, yani fırsatları fark edebiliyor muyuz? Yoksa merakımızı bastırıp, geçip gidiyor muyuz?
Ancak Jülide’nin yolculuğu, karar vermekle bitmiyordu. Yeni planları, ailevi sorunları, çocukluk arkadaşı Orkun’la yıllar sonraki beklenmedik karşılaşması ve özel hayatını düzene koyma çabaları, onu hiç ummadığı maceraların içine sürükleyecekti. Tıpkı bir kavun tohumunun toprak altında nasıl filizleneceği belli olmazsa, Jülide’nin hayatı da aldığı bu cesur kararla birlikte öngörülemez bir serüvene dönüşüyor.
"Ben Tam Kendime Göre", kişinin kendi hayatının başrolü olmayı öğrenme, dış sesleri susturup iç sesini duyma ve tam da olduğu gibi, kendine yetebilme hâlini kutlayan samimi bir içsel yolculuk güncesi. Yazar, yazmanın etik sınırlarını sorgularken bizi de bu tartışmanın içine dâhil ediyor. İster istemez şu sorularla baş başa kalıyoruz: İlham nerede biter, ihlal nerede başlar?
Başkasının hayatından "ödünç alınan" anlar, gerçekten bize ait bir sanat üretebilir mi? Kendimiz olmaya çalışırken, aslında ne kadar başkalarının gölgesinde yaşıyoruz?
Yaratıcılık bazen en karanlık yerlerden filizlenir. Mesele, o filizi taşırken kendi elimizin ve başkasının sınırlarını unutmamakta...
Kitapla Kalın.