Okurken insanın yüzünde sürekli küçük bir tebessüm bırakan kitaptı. Safier, mizahın içine hafif bir hayat dersi serpiştirmeyi gerçekten iyi başarmış. Hikaye, sıradan bir hayatın içinde sıkışıp kalmış bir karakterin, bir anda kendini Shakespeare’in dünyasına çekilmesiyle başlıyor. Aslında olay çok absürt ve komik bir noktadan çıkıyor ama yazar bunu o kadar doğal anlatıyor ki, bir süre sonra neden olmasın? derken buldum kendimi. Romanın en güçlü tarafı da burada aslında gerçek hayatın sıradanlığıyla edebiyatın büyüsünü iç içe geçiriyor. Kitap boyunca Shakespeare sadece bir isim ya da süs değil karakterin iç dünyasını şekillendiren, onu zorlayan, hatta hayatını yeniden kurmasına sebep olan bir figür gibi. Bu yönüyle roman, eğlenceli olduğu kadar kendini bulma hikayesine de dönüşüyor. Bazı bölümler özellikle şu duyguyu çok iyi veriyor:
Hayat bazen bizi istemediğimiz bir role sokar ama belki de o rol, gerçekten kim olduğumuzu anlamamız için gereklidir.
“Dünya bir sahnedir ve hepimiz birer oyuncuyuz…”