Sissoylu Son İmparatorluk, uzun zamandır okuduğum en sürükleyici fantastik romanlardan biri oldu. İlk sayfalarda karanlık atmosferi, külle kaplı dünyası ve baskı altındaki halkıyla dikkatimi çekti ilerledikçe ise kendimi büyük bir planın, zekice kurulmuş bir isyanın ve unutulmaz karakterlerin içinde buldum. Özellikle Vin'in dönüşümünü okumak büyük keyifti. Kendine güvenmeyen, hayatta kalmaya çalışan bir kızdan güçlü bir karaktere evrilişini adım adım takip etmek romanın en sevdiğim yanlarından biri oldu. Kelsier ise karizması, umut aşılayan tavrı ve liderliğiyle hikayeye ayrı bir enerji katıyor. Sanderson'ın büyü sistemi olan Allomansi ise okuduğum en özgün sistemlerden biri. Metallerin farklı güçler sağlaması fikri ilk başta karmaşık görünse de kısa sürede hikayenin en heyecan verici parçalarından biri haline geliyor. Ama kitabı benim için özel yapan şey sadece büyü sistemi ya da aksiyon değildi. Umut, özgürlük ve değişim üzerine anlattıkları da en az bunlar kadar etkileyiciydi. Karanlığın içinde bile insanların bir kıvılcıma tutunabilmesini çok güzel işlemiş. Serinin ilk kitabı olmasına rağmen kendi içinde oldukça doyurucu bir hikaye sunuyor ve son sayfayı çevirdiğinizde devamını okumamak neredeyse imkansız.