lk başta klasik bir yeniden anlatım okuyacağımı düşünmüştüm sonuçta temelinde Robinson Crusoe var. Ama J. M. Coetzee bu hikayeyi alıp bambaşka bir yere taşımış. Burada mesele bir adada hayatta kalmak değil sesini kaybetmek, anlatamamak ve başkasının hikayesine dönüşmek. Roman boyunca en çok hissettiğim şey eksiklik duygusuydu. Karakterler sanki sürekli yarım bırakılmış gibiydi. Özellikle Susan Barton’ın yaşadığı görünmezlik hissi ve Cuma'nın sessizliği kitabın merkezine ağır bir atmosfer kuruyor. Coetzee bazen tek bir sessizlikle sayfalarca şey anlatıyor. Bu yüzden kitap olaylarla değil, bıraktığı boşluklarla etkiliyor. Okurken yer yer yoruldum açıkçası. Çünkü yazar bilinçli olarak okurla arasına mesafe koymuş. Karakterlere tamamen yaklaşamıyorsun, her şey biraz soğuk ve uzak kalıyor. Ama sanırım kitabın gücü de burada. Çünkü bu mesafe, anlatılan dünyanın kırılmışlığına hizmet ediyor. Özellikle bir hikayeyi kim anlatır? sorusu kitap boyunca zihnimin içinde dönüp durdu. Dil olarak sade görünse de alt metni çok yoğun bir roman. Sömürgecilik, kimlik, sessizlik, erkek egemen anlatılar ve edebiyatın gerçekliği nasıl şekillendirdiği üzerine ciddi şekilde düşündürüyor. Herkese hitap edecek bir roman olduğunu sanmıyorum. Daha hareketli, duygusal ya da akıcı ilerleyen hikayeler seven biri için fazla durağan gelebilir.