Melek, dedesinin ölümünden yıllar sonra ardında bıraktığı sır dolu parçaları bir araya getirmeye çalışırken, en güvendiği kişi ve manevi kardeşi Hakan’dan yardım ister. Ancak farkında olmadan, tehlikeli bir gerçeğin peşine düşmüştür. Bir gece aniden kaçırılan Melek’in ardından, Hakan kendini cinayetlerle örülü karanlık bir komplonun tam ortasında bulur. Artık perde arkasındaki güçler onun da peşindedir.
Osman Hamdi Bey… Hepimiz onu Kaplumbağa Terbiyecisi tablosuyla tanırız ama 1901’de yaptığı Tekvin adlı eseri bambaşka bir dünyanın kapısını aralar. Çiniden yapılmış bir mihrap önünde, sapsarı elbisesi ve başında tacıyla bir kadın rahlenin üzerinde oturur, yerlerde kitaplar vardır. Bu tablo yalnızca bir sanat eseri değil, yüzyıllardır gizli kalmış sırların anahtarı gibidir. (Günümüzde kayıptır.)
Arif Ergin, sembollerle örülü bu hikâyeyi Beyoğlu’nun dar sokaklarına, tarihi mekânlara ve yer altındaki tünellerin karanlık derinliklerine taşıyor. Hakan, tablonun ardındaki sembolleri çözmeye çalıştıkça, benim beynim yandı ince ince işlenmiş, zekice kurgulanmış bir roman.
Gerçek olaylara dayandığı için sık sık dönüp araştırma isteği duydum ve okuduklarımın gerçek olması, heyecanı ikiye katladı. Ergin, temposunu hiç düşürmeden okuyucuyu diri tutmayı başarıyor yani.
Soluksuz okuduğum Tekvin, hem tarihi hem de mistik kurgusuyla son sayfasına kadar merakla okunacak, etkisinden kolay kolay çıkamayacağınız bir roman.
Bir ressamın fırça darbeleriyle başlayan bu hikâye, zamanla devlet arşivlerinin tozlu raflarına, gizli konseylerin karanlık kararlarına ve çokuluslu güçlerin gölgeli oyunlarına kadar uzanıyor.
Ve o noktada anlıyorsunuz ki… hiçbir sır sonsuza kadar gizli kalmıyor.