Günther Anders okumak uzun zamandır aklımdaydı. Özellikle 20. yüzyıla tanıklık etmiş ve uzun ömürleri olmuş entelektüellerin günlüklerini okumak, onların gözünden olayları izleyebilmek tarif edilemez bir duygu. İki dünya savaşı, ekonomik krizler, göçler, soykırımlar, kitlesel ölümler, düşler, umutlar, hayal kırıklıkları... Zweig, Pessoa, Camus, Celine, Fallada gibilerin satırlarında çağın kasveti, solan renklerini, değişen düşünce dünyasını, insanın yapabileceklerinin sınırsızlığını okuyabiliyoruz.
Umutsuzsam Bana Ne! Değilmişim Gibi Devam! kitabını sindire sindire okudum. Hayatımın bu döneminde sanki güneşli bir günde yürüyüşe çıkmış ve varacağım yere acele etmemek için sallana sallana yürüyormuşcasına kitap okuyorum. Altını çizdiğim bir cümlenin ardında durup dinleniyorum, düşünüyorum, empati kuruyorum. Hem yazanı hem de ana tanıklık edenleri düşünüyorum. Günther Anders çok iyi bir gözlemci. Sokakta yürürken, boşluğa bakarken, çalışırken, vatanından kilometrelerce uzakta, eve dönüş yolunda gözlerini hiç kaçırmamış. Her ana tanıklık etmiş. Günlükler tutmuş. Bazı satırlarında bugün bile değişmeyen şeylerin izini gördüm ya da artık hatırlanmayan, hiç varolmamış şeylerin bir zamanlar hayatımızda kapladığı önemli yeri.
Özellikle 1900'lü yılların başında Viyana çevresinin güzelliğini neredeyse her yazarda okuyuşumuza ne demeli. Çok kültürlü, çok sesli, birbirini rahatsız etmeyen kalabalıklar, kafelerde oturup edebiyat ve felsefe konuşan insanlar. Günther Anders kaleminde geri gelmeyecek olan güzel günlere, çocukluğuna, insanın masumiyetine olan özlemi okuyoruz.