Merhaba sevgili Opiaalar okurları!
Bugün sizlerle beraber, Stefan Zweig’ın kaleminden çıkan ve Modern Klasiklerimizin içinde yer alan "Olağanüstü Bir Gece" romanının incelemesini yapmak isterim. İlk olarak kitabın yapısından söz edelim; hikaye, 1914 yılının Haziran ayında, Viyana’da yaşayan zengin ve aristokrat bir adamın ağzından anlatılır.
Ana karakterimiz hayatı boyunca hiçbir gerçek heyecan, acı veya tutku hissetmemiştir; her şeye karşı müthiş bir kayıtsızlık içindedir. Karakterimiz bu donukluğu şu sözlerle ifade eder:
"Hiçbir şey bana acı vermiyordu, hiçbir şey beni heyecanlandırmıyordu; dünyadaki her şeye karşı, en başta da kendime karşı sonsuz bir kayıtsızlık duyuyordum."
Hayatında her şeye ulaşımı kolay olmuş, bu durum ise beraberinde büyük bir tatminsizliği doğurmuştur. Ancak bir gün gittiği bir at yarışında, aslında hiç ihtiyacı olmamasına rağmen bir başkasının biletini çalar. Bu küçük suç, onda derin bir kıvılcım çakar.
"İlk kez bir şey yapmıştım, ilk kez kaderin akışına elimi uzatmıştım; bu benim suçumdu, ama aynı zamanda benim ilk gerçek eylemimdir."
Bu çalınan bilet ile büyük dönüşüm başlamıştır. O gece Viyana sokaklarında dolaşırken, hayatında ilk kez "yaşadığını" hisseder. Suç, utanç, merhamet ve şehvet gibi duygularla tanışarak o soğuk, donuk kabuğunu kırar; yaşama yetisinden her geçen gün uzaklaştığını fark edip insaniyetini hatırlamaya çalışır. Gecenin ilerleyen saatlerinde ruhundan çıkmaya çalışan benliğini fark edip bağ kurmayı hatırladığını görüyoruz.
Zweig’ın paradoksu burada açıkça bellidir: Ahlak ve suç... Her dinde günah sayılan bu hırsızlık, nasıl olur da onu hayata tutundurur?
"O an anladım ki, ancak her şeyi kaybeden biri, her şeyi yeniden kazanabilir."
Kitapta sınıflar arası farklılığı ve o katı duvarların yıkılışını açıkça görmekteyiz. Anlatıcı kişi ağzından yazılan bu roman için; dilinin şiirsel üslubu ile ağırlaştığını, iç dünyanın dış dünyaya muazzam bir aktarımı olduğunu söyleyebiliriz.
Evet sevgili Opiaalar, bu kitap size ne hissettirdi? Sizce bu, bir aydının kendine gelişi mi, yoksa burjuvanın yozlaşmışlığının bir kanıtı mı?