·320 syf.····Okunma: 11 Şubat 2026 18:38 Çok güzel başlayıp kötü ilerlemesi üzücüydü. Hindistan seferi son derece etkileyiciydi. Çıplak Hintli ile Timur’un konuşmaları, hatta Siva’nın çıplak Hintlinin elinde geleceği gösterişi, fillerin üzerine develerle gidiş, dağlardan ‘uçarak’ geçiş… O bölümlerde gerçekten büyük bir komutanın zekası, cesareti, ihtişamı hissediliyordu. Keşke böyle devam etseydi.
Ne yazık ki kitap bambaşka bir yönde ilerlemeye başlıyor. Altmış yaşlarındaki Timur'a bir mektup geliyor: 'Kızımla evlenmenizden çok mutluluk duyarım' diye. Bu kız da güzelliğiyle her yerde adını duyurmuş on beş yaşında bir kız. Yaş farkından dolayı duruma olumsuz bakan Timur, yine de gidip kızı görmek istiyor. Tacir kılığına girerek kızın evine gidiyor. Kızın güzelliğinden büyüleniyor ve evlenmek istediğini söylüyor. Kızın istemediği her halinden belli olsa da, en başta kimliğini gizlemeyi tercih eden cihangir, kendisinin Timur olduğunu söyleyerek kıza tekrar düşünmesi için zaman tanıyor. Kızın isteği olmadan evliliğin olmayacağını söylese de, ismini ortaya koyması, tehditkar halleri aslında kıza pek de açık kapı bırakmıyor. Tarihi roman deyip geçmek istedim. Ama gözümün önüne ihtiyar bir adamın küçücük kızı öpmeye çalışıp ‘küçük’, ‘çocuk’ diye hitap etmesine rağmen güzelliğinden büyülendiği için evlenmekte ısrar etmesi gelince rahatsızlığım had safhaya ulaşıyor. Belki bunlar erkekler için rahatsız edici olmayabilir ancak hayatı boyunca sözlü, fiziksel ya da göz temasıyla dahi olsa tacize uğrayan biz kadınlar için oldukça tetikleyici diye düşünüyorum.
Bu gibi konuların romantize edilmeye çalışılması beni rahatsız ediyor. Evet, aşkı çok güzel anlatan cümleler var, ama onların yaşlı bir adamın torunu yaşındaki kız çocuğuna kurulduğu da bir gerçek! Yanlış yaptığını içten içe bilmesine rağmen, o yoldan vazgeçmiyor. Kendisini Emir Hüseyin'le kıyaslıyor. Tıpkı onun kadınlarını kendine gelin ettiği gibi, bir başkasının da kendi kadınlarını ele geçirmesinden korkuyor. O kadar güçlü ordular karşısında dimdik duran Timur, adının Emir Hüseyin gibi anılmasından korkuyor!
Tevekkül gerdek gecesinde 'ben sizin halayığınızım, benim yerim burası, sizin yanınız değil' diyerek yanına oturmuyor, ayakta kalıyor, Timur kıza dokunamıyor, ve orada haklısın diyor. Kızı artık evladı yerine koyduğunu anlatan sözler kuruyor. Ancak yine aynı Timur kıza gücünü göstermek için savaşa onu da yanında sürüklüyor, hala amacı gücüyle, ihtişamıyla kızı etkilemek... Canlı insanları balçık ve kireçle birbiri üzerine ekleterek yaptığı kuleyi kızı yanına çağırarak ‘bak, gör, beni sevmeyenleri, küçük görenleri ne hale getiriyorum’ diye korkutuyor. 'Ben şu an ne okuyorum' diye sorguladım bir süre. İstediği kadar güçlü olsun, istediği kadar yüce olsun, benim için bir hükmü kalmadı bu bölümden sonra. Çok sevdiğini iddia ettiği kız, bunu gördükten sonra ölecek bir hasta gibi yataklara düştüğü halde ve doktorlar kızın yurt özlemi çektiğini, evine gönderilmesini söyledikleri halde bırakmak istemeyip, hala yanında sürüklemesi de sevdaya dahil midir?
Tam artık kitabı bırakacaktım ki Bayezid'le arasındaki tartışmalar ve en sonunda Ankara Savaşı'nın anlatıldığını görünce durdum. O dönemde Bayezid'in içkiye ve sevgilisi Olivera'ya düşkünlüğü, askerlerin memnuniyetsizliği de belirtilmiş. Hatta Timur'a verdiği cevabın da alkol etkisinde yazıldığı söylenmiş. Normalde kadınlara dil uzatılmaması gerekirken, mektupta 'zevcelerin boş olsun' cümlesinin geçmesi üzerine hiddetlenen Timur, sanki tek kadını Tevekkül'müş, Bayezid de ona dil uzatmışçasına savaş hazırlıklarına girişiyor. Ankara Savaşı'nın galibi Timur oluyor ancak burada şu önemli bir gerçek: Savaşın kazanılmasında kilit nokta Fazıl Bey oluyor. Kitapta da 'Timur tarihinde birkaç ordu kadar ehemmiyeti olduğu' söyleniyor. (s.229) Onu Anadolu'ya gönderiyor. Ve yine kitapta Fazıl Bey'in Osmanlı toprağına gönderilmesi, yüz elli bin kişilik ordunun o topraklara girmesinden daha etkili olduğu söyleniyor. Çünkü bu kişi, Türk ve Türkmenlerin Timur'un ordusuna katılmalarını sağlamıştır.
''Sen Şiraz'a girdiğin gün şehrin sekiz kapısını kapatmıştın, dokuzuncusunu açık bırakıp üzerine bir sancak çektirmiştin!''
''Evet, evet... Hatırladım. Üzerinde bir atlı resmi vardı.''
''Ben kulun o bayrağı nişan verdim. Birçok Türk ve Türkmen alayları, azatlı bir köle çocuğu için kanlarını akıtmayacaklardır. O bayrağı görür görmez Bayezid'i bırakıp senin yanına koşacaklardır.'' (s. 264)
Burada kitaptaki dipnotu aynen aktarmak istiyorum: ''Fazıl Bey, bizzat ve bilvasıta yaptığı propagandalarda Osman oğullarının Selçukluların azatlı kölelerinden üreme olduğunu söylüyordu. Birçok Türk uluslarını bu tuhaf propaganda ile kandırmış, Bayezid aleyhine çevirmiş, hemşeri ve kardeş olan Timur ordusuna iltihak etmelerini temin etmişti. -Arapşah ve Ali.''(s.264)
Biraz da Ankara Savaşı'ndan bahsetmek istiyorum. Kitapta farklı kaynaklardan alınan bilgilere göre, Timur'un ordusu sekiz yüz bin kişiyken, Bayezid'in yüz yirmi bin kişi olduğu söyleniyor. Bayezid'in, 2 Temmuz 1402 günü cehennem sıcağı varken askerlerini gösteriş yapmak, Timur'u önemsemediğini göstermek amacı ile sürgün avına çıkarıyor ve askerler aç, susuz, yorgun bir şekilde savaşa giriyor. Bu kısmın beni oldukça etkilediğini belirtmeliyim. Sıcaktan, susuzluktan bitkin düşmüş ordu, kendinden sekiz kat fazla sayıda askere sahip bir orduya karşı çıkıyor. Hem de bu ordu kumandanlarına bağlı, zafere alışmış bir ordu... Ve Timur'un alaylarının önünde Hint'ten getirilen filler var. Tüm bunlara rağmen cesurca savaşan yüz yirmi bin kişilik Osmanlı ordusu yıkılmıyor. ''Sekiz yüz bin güçlü asker, manga manga filler, yüz bin yorgun adamı henüz yenememişti, geri püskürtememişti. Hatta o yorgun silahşorların tabiata galebe çalarak zaferi zorla ele almaları muhtemel görünüyordu.'' (s.271) Bunu gören Timur, Fazıl Bey'i çağırtarak kendilerine sığınacak Türkleri soruyor ve bayrak çekilerek Türklerin Timur'un yanına geçmesi sağlanıyor. Ne sekiz misli kalabalık ordu ne de filler Osmanlı ordusunu yıkabiliyor. Asıl darbe, içeriden geliyor. Askerlerin durumunu şu cümle özetliyor: ''Yeniçerilerin arta kalanı da sıcaktan, susuzluktan takatsiz kaldılar, son nefere kadar yere serildiler, üç akçe bahşişini alamadıkları hünkarın ayağı ucunda mertçe can verdiler.'' Anlatmaya çalıştığım şey şu: Bizi sadece biz yıkabiliriz! Kendimizi unuttuğumuzda, birbirimizi aldattığımızda, hainliklere göz yumduğumuzda, hatta aramıza nifak tohumları ekenlere fırsat verip bölündüğümüzde parçalanmak, yenilmek kaçınılmaz hale gelir!
Timur'un yaptıkları kitapta zaman zaman gerekçelendirilmeye çalışılsa da sonunda kendisinin de kabul ettiği gibi, hırsları uğruna Türk kanı dökülmesine sebep olmuştur. Tarih yalnızca kazananları yazmaz, onların bedelini de gösterir. Timur büyük bir komutan olabilir. Ancak büyüklük, ahlaki yücelikle her zaman aynı şey değildir.