“Kâinat, İnsan ve Kitapta Tefekkür”, Osman Nuri Topbaş Hocaefendi’nin, insanı bakmaktan görmeye; görmekten idrake davet eden eserlerinden biri. Okurken fark ediyorsun ki; etrafımızda her gün önünden geçip gittiğimiz nice şey, aslında ilâhî birer işaret. Fakat göz açıkken kalp kapalıysa, koca bir kâinat bile insana sessiz kalabiliyor.
Bu eser, tefekkürü soyut bir düşünce olarak bırakmıyor; hayatın tam ortasına indiriyor. Bir yaprağın düşüşü, gecenin sessizliği, insanın kendi aczi ve ihtiyacı… Hepsi, Hocaefendi’nin üslubuyla, kalbi uyandıran işaretlere dönüşüyor. Okudukça insan, kâinata bakışını sorguluyor: Ben gerçekten görüyor muyum, yoksa sadece bakıp geçiyor muyum?
Hocaefendi’nin anlatımında yine o tanıdık incelik var: İnsanı yormayan ama derinden sarsan bir çağrı. Tefekkür, burada entelektüel bir uğraş gibi sunulmuyor; imanı besleyen bir hâl olarak ele alınıyor. Kâinat bir kitap gibi okunuyor, insan o kitabın içinde kendini okuyor, Kur’ân ise bütün bu okumaların istikametini tayin eden ölçü olarak kalbin önüne konuluyor. Bu üçlü denge, insanın zihnini dağıtmıyor; toparlıyor.
Kitap boyunca hissedilen şey şu: Tefekkür, hayattan kopmak değil; hayata daha dikkatli, daha edepli, daha şuurlu tutunmak. İnsan çevresindeki düzeni gördükçe, kendi dağınıklığını fark ediyor. Kendi aczini idrak ettikçe, Rabbine olan ihtiyacını daha sahih bir yerden kavrıyor. Bu idrak, insanı küçültmüyor; aksine yerini bilen bir tevazuya çağırıyor.
Bu eser, hızlıca okunup kapatılacak bir kitap değil. Bazı cümleler var ki, bir gün boyunca insanın zihninde dolaşıyor. Dışarıda yürürken gökyüzüne bakışın değişiyor, bir çiçeğe eğilirken kalbin daha yavaş atıyor. Kitap, insanın bakışını terbiye ediyor. En kıymetli tarafı da bu: Görmeyi öğretmesi.
Özetle: “Kâinat, İnsan ve Kitapta Tefekkür”, kâinatı bir