Sevgili Gelecek Geçmiş okuduğum ilk distopya türündeki kitap… Ama şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki sadece bir “distopya” değil.
Gökyüzünün renklerinin solduğu, denizlerin susuz kaldığı, insanların hayatta kalmakla insan kalmak arasında sıkıştığı bir dünya… Dünya artık bir gezegen değil; dev bir kapan. Ve bu kapanın içinde Peri ile Marun’un hikâyesi aslında hepimizin iç dünyasına dokunuyor.
“İnsanların sessizliklerinde gömülü olanları bilemezsin.”
Bu kitap tam olarak o sessizliklerin içini açıyor.
Duyguların tehlikeli sayıldığı bir düzende iyilik yapmak cesaret istiyor. Çünkü “düzen, duygulara tahammül etmiyor.” Sevgi bile risk. Dostluk zamanla örülen bir duvar gibi inşa ediliyor. Güçlü bağların bir anda oluşmadığını, zorluklarla sınandığını hatırlatıyor.
Kitap yalnızca sistem eleştirisi yapmıyor; insanın içindeki karanlığı da gösteriyor.
“Sonuçta kabuslarımızı bizden başka görebilen yoktur.”
Büyüdükçe içindekileri saklamayı öğrenen insanın yalnızlığını, özlemin lanetli tarafını, birlikte yas tutamayışımızı yüzümüze vuruyor.
Çocukluk korkularından Tanrıcılık oynayanlara, mizahın altındaki acıdan emeklilikte köşeye itilmiş hissetmeye kadar pek çok katman var içinde. Felsefi ama yormayan, duygusal ama abartıya kaçmayan bir anlatım.
En çarpıcı soru ise şu:
“Ya hatırladıklarımız hayal, unuttuklarımız gerçekse?”
Bu kitap bana şunu düşündürdü:
Distopya gelecekte değil belki de. Çoktan başladı.
Derya Bıyıklı'nın kalemine zaten hayrandım ama bu eserle bir kez daha neden ödüllü bir yazar olduğunu hissettim. İnsan ruhunun estetiğe, iyiliğe ve aşka duyduğu ihtiyacı çok güçlü bir şekilde anlatıyor.
Kısacası…
Bu kitap sadece bir felaket sonrası dünyayı değil, insanın içindeki asıl felaketi sorguluyor.
Ve tüm karanlığın içinde fısıldıyor:
"Yaşamaktan korkma. Her şey iyileşebilir."