İnsan, en çok da yalnız kaldığında unutur konuşmayı; kelimeler ruhuna siner, sessizliğin o ağır yükü altında ezilir, bir yığın toprak gibi yığılır kalır.
Prensesin Aşkı, sarayların ışıklı salonlarında bile insanın ne kadar yalnız kalabileceğini gösteren hüzünlü bir anlatı. Anna Pasternak, bir prensesin hayatındaki görkemi değil, kalbindeki eksikliği görünür kılıyor. Diana'nın yaşadığı evlilik, dışarıdan kusursuz görünen ama içten içe çatlayan bir tabloyu andırıyor. Eşinin başka bir kadına duyduğu bağlılık, onun ruhunda derin bir boşluk bırakıyor. James Hewitt'e yönelişi ise yalnızca bir aşkın değil, anlaşılma ve değer görme arzusunun da hikâyesi. Kitap boyunca insan, sevginin yokluğunun en ağır yüklerden biri olduğunu hissediyor. Diana'nın yaşadığı kırgınlıklar, unvanların ve ihtişamın mutluluğu garanti etmediğini gösteriyor. Sayfalar ilerledikçe bir aşk hikâyesinden çok, sessiz bir yalnızlık hikâyesi okunuyor. Bu yönüyle eser, magazin sayfalarının ötesine geçip insan ruhunun kırılganlığına dokunuyor. Kitabı bitirdiğimde aklımda kalan şey, bazen en kalabalık hayatların bile derin bir yalnızlığı saklayabildiği gerçeği oldu.