Kitabı okurken en çok hissettiğim şey huzursuzluk oldu. Uğurböceği, klasik bir hikâye anlatmaktan çok, insanın iç dünyasına, bastırdığı duygulara ve güç ilişkilerine odaklanan bir roman. D. H. Lawrence, karakterleri sevdirmek gibi bir derdin peşinde değil; aksine onları tüm rahatsız edicilikleriyle karşımıza çıkarıyor.
Kitapta özellikle kadın karakterin yaşadığı iç çatışmalar dikkat çekici. Aşk, bağlılık ve özgürlük arasında sıkışmış bir ruh hâli var. Lawrence, duyguları romantikleştirmiyor; daha çok karanlık, çelişkili ve bazen de rahatsız edici yönleriyle ele alıyor. Bu yüzden okurken bazı sahneler bana ağır ve boğucu geldi ama sanırım bu da bilinçli bir tercih.
Anlatım dili yoğun ve yer yer yorucu. Olaydan çok düşünce ve duygu ön planda olduğu için hızlı okunabilen bir kitap değil. Bazı bölümlerde karakterlerin iç monologları uzadıkça uzuyor ve bu da kitabın temposunu düşürüyor. Buna rağmen, insan psikolojisine dair yaptığı tespitler oldukça güçlü.
Genel olarak Uğurböceği, herkesin seveceği bir kitap değil. Daha sakin, daha geleneksel bir anlatı bekleyenleri zorlayabilir. Ama insan ilişkilerinin karanlık tarafını, güç ve tutku arasındaki ince çizgiyi görmek isteyen biri için düşündürücü bir okuma. Bende bıraktığı his netti: rahatsız edici ama unutulması zor.