·272 syf.····Okunma: 12 Şubat 2026 00:03 Sinemada yapılan birçok başarısız ve derinlikten yoksun uyarlamanın oluşturduğu algı yüzünden esere yüzeysel bir korku romanı okuyacağınızı düşünerek başlayabilirsiniz. Ben de öyle başlamıştım. Ancak sayfalar ilerledikçe bunun yalnızca bir korku hikâyesi olmadığını fark ediyorsunuz. İncelikle örülmüş bir felsefe, sınırlarını bilmeyen bir ihtiras ve bunun doğurduğu ağır sonuçlarla karşı karşıya kalıyorsunuz.
Roman, saplantılı bir adamın kimsenin başaramadığını başarma arzusunun ve bencilliğinin nelere mal olabileceğini gösteriyor. Bununla birlikte ortaya çıkan yaratığın yaşadığı trajedi de en az Victor’unkisi kadar sarsıcı. Ait olma, sevilme ve güvende hissetme gibi en temel insani ihtiyaçları karşılanmadıkça gerçekten “canavar”a dönüşen bir varlığı okuyoruz. Kimi zaman üzülerek, kimi zaman öfkelenerek ama hep merak ederek ilerledim.
Mary Shelley’in aile yapısı ve yaşadığı dönemin izleri romana yansımakta. Anarşist düşüncenin erken temsilcilerinden William Godwin ile “Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi” adlı kült eserin yazarı ve feminist düşüncenin öncülerinden olan Mary Wollstonecraft’ın kızı olan Shelley, entelektüel bir çevrede büyüyor. Henüz 18 yaşında yazdığı bir romanda bu düşünsel altyapının izlerini görmek gerçekten etkileyici. Üslubu hem akıcı hem de düşündürücü.
Özellikle Cenevre başta olmak üzere doğa tasvirleri çok dikkat çekici. 18. yüzyılın sonu ile 19. yüzyılın başında etkili olan Romantizm akımının doğaya yüklediği anlam burada çok net hissediliyor. Doğa yalnızca bir arka plan değil; karakterlerin ruh hâlini yansıtan bir unsur gibi. Ayrıca Aydınlanma sonrası bilimsel gelişmelerin insanlarda yarattığı belirsizlik ve tekinsizlik duygusu da romanın alt katmanlarında kendini hissettiriyor.
Prometheus mitiyle kurulan benzerlik de oldukça anlamlı. Tanrılardan ateşi çalıp insanlara güç kazandıran ve bunun bedelini ödeyen Prometheus ile Victor Frankenstein arasında açık bir paralellik var. Ateş; kültür ve sanatta bilgi, aydınlanma ve aynı zamanda bir sınır ihlali anlamına geliyor. Victor da ölümsüzlüğü arzularken bu bilgiyi kibriyle harmanlayarak sınırı aşmaya kalkışıyor. Ancak yarattığı varlığı kabullenememesi, onu daha doğduğu anda yalnızlığa terk etmesi, asıl trajediyi başlatıyor.
Yaratık ise dünyayı tek başına keşfederken sevgisizliğin ve dışlanmışlığın yarattığı buhranı derinden yaşıyor. Onu şiddete iten şey doğuştan gelen kötülük değil; sürekli reddedilmesi. Bu noktada roman, yaratıcı ile yaratılan arasındaki bir nefret hikâyesine dönüşüyor.
Yer yer ikisiyle de empati kurdum. Victor’ı haklı bulduğum anlar da oldu, Yaratık’ı haklı gördüğüm yerler de. Ancak şu çok açık ki; bencillik, kibir ve sorumluluk bilincinden yoksun bir ihtiras hem yaratanı hem yaratılanı hem de masumları uçuruma sürüklüyor. Bu yönüyle Frankenstein benim için yalnızca bir korku romanı değil; insanın sınırlarını zorladığında neler kaybedebileceğini anlatan güçlü bir trajedi oldu.