Puan vermedi·170 syf.··Beğendi
· Beklenmeyen Misafir bence Yazar’ın daha “sessiz ama derin” işlerinden biri. Hani bazı kitaplar vardır, patır kütür aksiyon olmaz ama içten içe gerilim yükselir ya… Bu tam öyle.
Olay tek mekânda geçiyor. Sisli bir gece, arabası bozulan bir adam, bir eve sığınıyor ve içeride bir cesetle karşılaşıyor. Kadın elinde silahla duruyor ve “Ben yaptım” diyor. Normalde burada kitap biter gibi ama daha yeni başlıyoruz. Çünkü iş Christie ise, görünen şey asla gerçek değildir.
En sevdiğim tarafı şu oldu: Hikâye sadece “katil kim?” sorusuna yaslanmıyor. Herkesin bir geçmişi, bir yarası, bir sakladığı şey var. Evdeki atmosfer çok boğucu ama aynı zamanda sakin. Diyaloglar güçlü. Özellikle karakterlerin birbirine bakışları, suskunlukları… Bayağı tiyatro hissi var zaten (oyun olarak yazıldığını hissediyorsun).
Tempo aşırı hızlı değil ama sıkmıyor. Aksine, sayfalar ilerledikçe “Tamam, bu iş böyle değil” diyorsun. Sonlara doğru gelen o klasik Christie hamlesi var ya… Hah, işte o burada da var. Ben tahmin ettiğimi sandım ama yanıldım.
Bu kitap, Poirot’lu ya da Miss Marple’lı hikâyeler kadar dedektif odaklı değil. Daha çok insanların psikolojisi, vicdanı ve geçmişte yapılan hataların bugüne sızması üzerine kurulu. Bu da bence hikâyeyi daha gerçekçi yapmış.