Puan vermedi·293 syf.··Beğendi
· Bu kitap, sadece bir genç kızın zihinsel parçalanışını değil, aynı zamanda insanın "neden gerçek kalması gerektiğine" dair verdiği o en temel savaşı anlatıyor. Sana Gül Bahçesi Vadetmedim’i okurken hissettiğim en baskın duygu, yazarın okuyucuya karşı gösterdiği o dürüst ama bir o kadar da sert şefkatti. Joanne Greenberg, bize mucizevi bir iyileşme ya da pembe bir son vaat etmiyor; aksine, gerçekliğin bazen ne kadar çirkin, adaletsiz ve katlanılmaz olduğunu kabul ederek başlıyor söze.
Kitabın en güçlü yanı, Deborah’nın yarattığı "Yr" dünyasının bir delilik semptomundan ziyade, hayata karşı geliştirilmiş devasa bir savunma sanatı olarak sunulması. Deborah için bu hayali krallık hem bir sığınak hem de bir zindan. Okurken kendimi sık sık şunu düşünürken buldum: Kim gerçek dünyanın sıradan acıları yerine kendi zihninin görkemli trajedisini seçmez ki? Ancak yazar, Dr. Fried aracılığıyla bu kaçışın bedelini öyle bir ustalıkla işliyor ki, sonunda gerçekliğin o "kusurlu" halinin, hayal dünyasının "mükemmel" esaretinden daha özgürleştirici olduğuna ikna oluyorsunuz.
Eleştirel bir noktadan bakarsak, kitabın atmosferi bazen boğucu bir yoğunluğa ulaşabiliyor. Deborah’nın iç dünyasındaki o tanrılar ve kurallar silsilesi, bazen okuyucuyu hikayeden koparacak kadar karmaşıklaşabiliyor. Ayrıca, dönemin psikiyatri anlayışına paralel olarak ailenin, özellikle de annenin suçluluk payının bu kadar merkezde olması bugün biraz demode bir yaklaşım gibi gelebilir. Ancak bu durum, kitabın edebi gücünden bir şey eksiltmiyor.
Sonuç olarak bu eser, benim için Sylvia Plath’in Sırça Fanus’una bir cevap niteliğinde. Plath bizi o cam fanusun içinde nefessiz bırakırken, Greenberg o camı kırmanın ve ellerimiz kanasa da dışarı çıkmanın mümkün olduğunu gösteriyor. İyileşmenin bir varış noktası değil, her gün yeniden verilmesi gereken bir karar olduğunu anlamak isteyen herkesin bu karanlık ama umut dolu labirente girmesi gerektiğini düşünüyorum.