Zehra Hanım, otuz yaşlarındadır ve bir kasabada öğretmenlik yapmaktadır. Mesleğinde başarılı, çalışkan ve ciddi bir genç kadındır. Aynı zamanda iyi ahlaklı biridir ve herkes tarafından sevilir. Ahlaken o kadar güçlüdür ki, hiçbir zaafa tahammülü yoktur. Ahlaki düşkünlüğe hangi mazeretle olursa olsun katiyetle anlayış göstermez. Tam olarak bu yönü onun en büyük zaafıdır: “Doğruluk, temizlik, fedakarlık hastalığı onda insanlığın en kıymetli bir kabiliyetini öldürmüştür: Acımak kabiliyeti (s. 13).”
Bir gün Zehra Hanım babasının ölüm döşeğinde olduğu haberini alır. İlkin babasının olmadığını söyler ve bunu reddeder. Bunun sebebi, babasını kötü hatırlaması ve çocukken ailecek çektikleri tüm cefalardan onu sorumlu tutmasıdır. Ancak nihayetinde durumu kabullenir ve babasını görmek üzere İstanbul’a yola çıkar. Vardığında babası ölmüştür. Kendisine merhumdan kalan eşyalar teslim edilir. Bunların arasında bir hatıra defteri de vardır. Zehra bu defteri okur. Okudukça babasını gerçek anlamda tanımaya başlar ve bu, kendi karakterinde köklü bir dönüşüme yol açar.
Bu roman isminden de belli olduğu gibi acımanın kıymetini gösteriyor. İnsanların ahlaken düşkün konuma çoğunlukla istemeden geldiklerini ortaya koyuyor. İnsanları kolaylıkla yanlış anlayabileceğimizi, önyargılı olmamamız gerektiğini hatırlatıyor. Ancak bunu yaparken romanın, insanın iradesi ve sorumluluğunu geri plana ittiğini, insanları kendi aklıyla karar verme yetisi sınırlı varlıklar gibi tasvir ettiğini hissettim. Elbette ki insanlar tesir altında kalabilir ve kendilerini istemeden düşkün duruma sokabilirler, ancak nihai kararlar her zaman insanların kendilerine aittir. Özellikle bir cinayetin tüm sorumluluğunun, katili etkileyen kişilere mal edildiği kısım bana kabul edilemez geldi.
Bu çekincem bir yana, Acımak usta işi ve okuması keyifli bir roman. Türk Edebiyatı’nın önemli eserlerinden. Herkesin okuması gerektiğini düşünüyor, gönül rahatlığıyla tavsiye ediyorum.