Yazarın kendi yaşadıklarından yola çıkarak yazdığı bir roman. Amélie, hayatının ilk beş senesini Japonya’da geçirdiği için bu ülkeyi çok sevmekte, orada çalışıp yaşamak istemektedir. Yirmi iki yaşındayken büyük bir Japon firmasında çevirmen olarak işe alınır. Ancak daha ilk günden neyle karşı karşıya olduğunu anlar: Varolmayan bir iş tanımı, katı bir hiyerarşi, aşağılamalar ve kişilik silinmesi.
Şirkette kimse Amélie’ye çay-kahve servisi ve fotokopi dışında bir iş vermez. Amélie sıkıntıdan kendine ıvır zıvır işler yaratır. Bu basit işlerde bile, üstleri onu azarlayacak bir şeyler bulurlar. Kendisini kanıtlamak için bir fırsat çıksa da, nihayetinde bu bir skandala dönüşür ve Amélie’nin önü tamamen kesilir. Üstü ile başta iyi geçinse de, araları çekemezlik yüzünden hızla bozulur. Amélie’ye giderek kendisine daha da uygun olmayan işler verilir, böylece iş onun için bir işkenceye dönüşür. Amélie delirme noktasına gelir ancak istifa etmeyi kabullenemez. Çünkü istifa, Japonya’da rezaleti kabul etmek, yüz karası olmak demektir.
Amélie’nin şirkette maruz kaldıkları, özel sektörde çalışmış birçok kişiye tanıdık gelecektir. Ancak Japon iş kültürü, kitapta anlatıldığına göre Türkiye’dekinden çok daha amansız. Bireyselliğin ve pragmatizmin batılılara has günahlar olarak görüldüğü, yükselme hırsının törpülendiği, hiyerarşide üstte olanlara sorgusuz sualsiz boyun eğildiği, onlar tarafından -sebepsiz de olsa- azarlanmanın ve aşağılanmanın olağan kabul edildiği bir düzen.
Amélie’nin iş yerinde yaşadıkları bana abartılı geldi, fakat yazarın kendi deneyimlerine dayandığı için doğruluk payı vardır diye düşünüyorum. Ancak Japonya’nın geleneklerini genel anlamda eleştirdiği kısım bana peşin hükümlü geldi. Japonları zevk, mutluluk, sevgi ve hayallerden mahrum bir toplum olarak