Roman, 60’lı yıllarda Paris’te yaşayan genç bir çifti anlatır. Jérôme ve Sylvie, eşyalarla tıkış tıkış dolu küçük bir apartman dairesinde yaşar, anketörlük yaparak geçimlerini sürdürürler. İnsan yapımı “şeylere” adeta saplantılıdırlar. Güzel kıyafetler, pahalı mobilyalar, ilginç dekoratif eşyaları arzular, boş vakitlerini bit pazarlarında, butiklerde, antikacılarda bunlara bakarak geçirirler. Güçleri yettiğince bunlara sahip olmaya çalışırlar, ancak maddi durumları ve dar yaşam alanları arzuladıkları eşyaların ancak çok az bir kısmına sahip olabilmelerine imkan tanır. Daha geniş bir evde yaşamak, daha çok ve daha güzel eşyaya sahip olmak için zenginleşmeleri gerekir, ancak boş vakitlerine ve özgürlüklerine düşkün olduklarından kariyerlerine odaklanmak yerine günü gününe yaşamaya devam ederler.
Şeyler, dar bir çerçeveden bakınca kolaylıkla bir tüketim toplumu eleştirisi olarak okunabilir. Daha geniş bir okumaya göreyse bu roman, insanlığın tarih boyunca var ettiği sayısız nesne ve onlarla olan türlü türlü ilişkilerimiz üzerine bir anlatıdır. Bu nesneleri sadece tüketmeyiz. Onları arzularız, onlara sahip oluruz, onları benimseriz, onları kullanırız, onları yanımızda tutarız, onlara alışırız. Karşılığında bu nesneler bize eşlik eder, bizi sarar, bize bakar, bizi ifade eder, bize ilham verir ve daha bir sürü başka şekillerde bizimle ilişkiye girer. Sırf biz kitapseverlerin kitaplarla girdiğimiz ilişki üzerine düşünmek bile konunun tüketimden ibaret olmadığını anlamaya yeter. Kişiliğimiz, mutluluğumuz, yaşamımızın anlamı önemli ölçüde bu ilişkilere bağlı görünür. Ancak bu bir seraptan ibaret de olabilir – nesnelere sahip olmak bizi tamamlamak yerine boşluk ve hayal kırıklığına da yol açabilir.
Nesnelerle bu ilişkilere girebilmek, büyük ölçüde önce onlarla mülkiyet