İnci Ünal

İnci Ünal
@kacincikitap
Ölmeden Önce Okumanız Gereken 1001 Kitap listesinden kitaplar okuyorum. instagram.com/kacincikitap
8/10
·144 syf.··
Beğendi
·
2026 44. kitabı
Roman Chappaquiddick Olayı’na dayalı bir kurgudur. 1969’da yaşanan bu olayda ABD Senatörü Ted Kennedy, yanında Mary Jo Kopechne ile bir partiden dönerken araba ile göle düşer. Senatör kendini kurtarırken genç kadın boğularak hayatını kaybeder. Bu skandal sonucunda Ted Kennedy başkan adaylığı şansını yitirir. Yazar bu romanda, gerçek olayda silik bir kurban olan genç kadına bir karakter verir. Roman boyunca Kelly’nin (kadının romandaki ismi) hayatı hakkında bilgiler ediniriz. Böylece onu sadece talihsizce ölmüş biri olarak değil, bütünlüklü bir insan olarak tanırız. Senatörün ise romanda bir ismi bile yoktur –bu onun değil, Kelly’nin hikayesidir. Romanın feminist bir okuması ön plana çıkıyor. Güç ve otorite sahibi bir erkeğin karşısında edilgen bir kadın. Yeni tanışmalarına rağmen erkek kadınla hızlıca yakınlaşır, abartılı bir ilgi gösterip onu etkisi altına alır. Kadın kendinden geçmiş, erkeğin kendisini seçmiş olmasından gururlanmıştır. Erkek kadınla hemen senli benli olur, ona rahatlıkla ismiyle hitap eder. Kadın ise bunu yapamaz - o hala bir yabancıdır. Erkeğin tek umursadığı arzusunun peşinden gitmektir – geceyi kadınla bir otelde geçirmek ister. Kadın ise onunla giderek kendi istediğini yaptığını sansa da aslında adamın arzusuna boyun eğer. Zor duruma düştükleri an ise erkek kadını bırakıp kendini kurtarır. Karanlık, boğucu bir yerde bir erkeğin kendisini kurtarmasını ümit etmekten başka elinden bir şey gelmeyen bir kadın olmak nasıl bir şeydir? Roman bence bu soruya cevap arıyor. Yazar sorunun cevabını, romanın en sarsıcı kısmında, Kelly’nin arabada boğulmayı beklerken yaşadıklarını aktardığı kısımda veriyor. Kadının inanmazlığı ve çaresizliği çok iyi yansıtılmış. Zihninde geçmişle bugün birbirine karışıyor, anıları iç içe geçiyor. Tekrarlayan sahneler ve
Kara SuJoyce Carol Oates · Can Yayınları · 200220 okunma
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
7/10
·119 syf.··
Beğendi
·
2026 43. kitabı
Yazarın kendi yaşadıklarından yola çıkarak yazdığı bir roman. Amélie, hayatının ilk beş senesini Japonya’da geçirdiği için bu ülkeyi çok sevmekte, orada çalışıp yaşamak istemektedir. Yirmi iki yaşındayken büyük bir Japon firmasında çevirmen olarak işe alınır. Ancak daha ilk günden neyle karşı karşıya olduğunu anlar: Varolmayan bir iş tanımı, katı bir hiyerarşi, aşağılamalar ve kişilik silinmesi. Şirkette kimse Amélie’ye çay-kahve servisi ve fotokopi dışında bir iş vermez. Amélie sıkıntıdan kendine ıvır zıvır işler yaratır. Bu basit işlerde bile, üstleri onu azarlayacak bir şeyler bulurlar. Kendisini kanıtlamak için bir fırsat çıksa da, nihayetinde bu bir skandala dönüşür ve Amélie’nin önü tamamen kesilir. Üstü ile başta iyi geçinse de, araları çekemezlik yüzünden hızla bozulur. Amélie’ye giderek kendisine daha da uygun olmayan işler verilir, böylece iş onun için bir işkenceye dönüşür. Amélie delirme noktasına gelir ancak istifa etmeyi kabullenemez. Çünkü istifa, Japonya’da rezaleti kabul etmek, yüz karası olmak demektir. Amélie’nin şirkette maruz kaldıkları, özel sektörde çalışmış birçok kişiye tanıdık gelecektir. Ancak Japon iş kültürü, kitapta anlatıldığına göre Türkiye’dekinden çok daha amansız. Bireyselliğin ve pragmatizmin batılılara has günahlar olarak görüldüğü, yükselme hırsının törpülendiği, hiyerarşide üstte olanlara sorgusuz sualsiz boyun eğildiği, onlar tarafından -sebepsiz de olsa- azarlanmanın ve aşağılanmanın olağan kabul edildiği bir düzen. Amélie’nin iş yerinde yaşadıkları bana abartılı geldi, fakat yazarın kendi deneyimlerine dayandığı için doğruluk payı vardır diye düşünüyorum. Ancak Japonya’nın geleneklerini genel anlamda eleştirdiği kısım bana peşin hükümlü geldi. Japonları zevk, mutluluk, sevgi ve hayallerden mahrum bir toplum olarak
Kıran KıranaAmélie Nothomb · Can Yayınları · 200248 okunma
7/10
·112 syf.··
Beğendi
·
2026 42. kitabı
Roman 1861 yılında Fransa’da başlar. Hervé Joncour 32 yaşındadır. Karısı ile birlikte ipek böcekçiliği yapılan bir kasabada yaşar. Geçimini ipekböceği yumurtası alıp satarak sürdürür. İpek böceklerini salgın bir hastalık vurduğundan, sağlıklı yumurtalar alabilmek için Japonya’ya gitmesi gerekir. Hervé Joncour Japonya’ya ilk seyahatine 1861 yılının Ekim ayında başlar. Avrupa, Rusya ve Çin’i katederek üç ayda Japonya’ya ulaşır. İpekböceği yumurtalarını, çok zengin ve nüfuzlu bir adamdan satın alır ve bu adamın gözdesi olan kadına tutulur. Eve döndükten sonra da onu aklından çıkaramaz. Önümüzdeki yıllarda Japonya’ya yeniden seyahatler yapacak, kadınla tekrar karşılaşacaktır. Arka kapağı okuduğumda, romanın pek hoşuma gitmeyeceğini düşündüm. Banal bir aldatma öyküsü okuyacağımı sandım. Kapaktaki “çocuk-kadın” ifadesi, adamın rahatsız edici bir şekilde çocuk yaştaki birine aşık olduğunu düşündürdü. Sorunlu bir egzotisizmin de işaretleri vardı. Ancak korktuğum başıma gelmedi. Gerçek bir aldatma öyküsü yerine, ulaşılamayan bir kadına duyulan müphem bir özlem buldum. Hatta adamın aşık olduğu büyük ihtimalle kadın değil, uzak bir mutluluk ihtimaliydi. Kadın çocuk yaşta değildi, sadece çocuk yüzlüydü (ya da ben öyle okumayı tercih ettim). Romandaki egzotisizm ise bir kültür karikatürüne dönüşmemişti. Böylece kendimi hikayenin güzelliğine kaptırdım. Arka planda ipek böcekçiliği gibi niş ve estetik bir uğraş olması, altı ay süren zorlu yolculukların maceralı gizemi, evde bekleyen bir eş ve bekleyen tüm bir kasaba – çünkü geçimleri buna bağlı. Ve adamın, dilini bile bilmediği, sesini bile duymadığı bir kadına aşık olması... Yazarın üslubu da güzeldi. Dili sade, şiirimsi ve akıcıydı. Doğrusu anlatımı biraz mesafeli buldum. Karakterlerin iç dünyasına giremiyor, olan biteni daha
İpekAlessandro Baricco · Can Yayınları · 2017352 okunma
7/10
·112 syf.··
Beğendi
·
2026 41. kitabı
Roman, 60’lı yıllarda Paris’te yaşayan genç bir çifti anlatır. Jérôme ve Sylvie, eşyalarla tıkış tıkış dolu küçük bir apartman dairesinde yaşar, anketörlük yaparak geçimlerini sürdürürler. İnsan yapımı “şeylere” adeta saplantılıdırlar. Güzel kıyafetler, pahalı mobilyalar, ilginç dekoratif eşyaları arzular, boş vakitlerini bit pazarlarında, butiklerde, antikacılarda bunlara bakarak geçirirler. Güçleri yettiğince bunlara sahip olmaya çalışırlar, ancak maddi durumları ve dar yaşam alanları arzuladıkları eşyaların ancak çok az bir kısmına sahip olabilmelerine imkan tanır. Daha geniş bir evde yaşamak, daha çok ve daha güzel eşyaya sahip olmak için zenginleşmeleri gerekir, ancak boş vakitlerine ve özgürlüklerine düşkün olduklarından kariyerlerine odaklanmak yerine günü gününe yaşamaya devam ederler. Şeyler, dar bir çerçeveden bakınca kolaylıkla bir tüketim toplumu eleştirisi olarak okunabilir. Daha geniş bir okumaya göreyse bu roman, insanlığın tarih boyunca var ettiği sayısız nesne ve onlarla olan türlü türlü ilişkilerimiz üzerine bir anlatıdır. Bu nesneleri sadece tüketmeyiz. Onları arzularız, onlara sahip oluruz, onları benimseriz, onları kullanırız, onları yanımızda tutarız, onlara alışırız. Karşılığında bu nesneler bize eşlik eder, bizi sarar, bize bakar, bizi ifade eder, bize ilham verir ve daha bir sürü başka şekillerde bizimle ilişkiye girer. Sırf biz kitapseverlerin kitaplarla girdiğimiz ilişki üzerine düşünmek bile konunun tüketimden ibaret olmadığını anlamaya yeter. Kişiliğimiz, mutluluğumuz, yaşamımızın anlamı önemli ölçüde bu ilişkilere bağlı görünür. Ancak bu bir seraptan ibaret de olabilir – nesnelere sahip olmak bizi tamamlamak yerine boşluk ve hayal kırıklığına da yol açabilir. Nesnelerle bu ilişkilere girebilmek, büyük ölçüde önce onlarla mülkiyet
ŞeylerGeorges Perec · Metis Yayınları · 20161,361 okunma
7/10
·159 syf.··
Beğendi
·
2026 40. kitabı
Zehra Hanım, otuz yaşlarındadır ve bir kasabada öğretmenlik yapmaktadır. Mesleğinde başarılı, çalışkan ve ciddi bir genç kadındır. Aynı zamanda iyi ahlaklı biridir ve herkes tarafından sevilir. Ahlaken o kadar güçlüdür ki, hiçbir zaafa tahammülü yoktur. Ahlaki düşkünlüğe hangi mazeretle olursa olsun katiyetle anlayış göstermez. Tam olarak bu yönü onun en büyük zaafıdır: “Doğruluk, temizlik, fedakarlık hastalığı onda insanlığın en kıymetli bir kabiliyetini öldürmüştür: Acımak kabiliyeti (s. 13).” Bir gün Zehra Hanım babasının ölüm döşeğinde olduğu haberini alır. İlkin babasının olmadığını söyler ve bunu reddeder. Bunun sebebi, babasını kötü hatırlaması ve çocukken ailecek çektikleri tüm cefalardan onu sorumlu tutmasıdır. Ancak nihayetinde durumu kabullenir ve babasını görmek üzere İstanbul’a yola çıkar. Vardığında babası ölmüştür. Kendisine merhumdan kalan eşyalar teslim edilir. Bunların arasında bir hatıra defteri de vardır. Zehra bu defteri okur. Okudukça babasını gerçek anlamda tanımaya başlar ve bu, kendi karakterinde köklü bir dönüşüme yol açar. Bu roman isminden de belli olduğu gibi acımanın kıymetini gösteriyor. İnsanların ahlaken düşkün konuma çoğunlukla istemeden geldiklerini ortaya koyuyor. İnsanları kolaylıkla yanlış anlayabileceğimizi, önyargılı olmamamız gerektiğini hatırlatıyor. Ancak bunu yaparken romanın, insanın iradesi ve sorumluluğunu geri plana ittiğini, insanları kendi aklıyla karar verme yetisi sınırlı varlıklar gibi tasvir ettiğini hissettim. Elbette ki insanlar tesir altında kalabilir ve kendilerini istemeden düşkün duruma sokabilirler, ancak nihai kararlar her zaman insanların kendilerine aittir. Özellikle bir cinayetin tüm sorumluluğunun, katili etkileyen kişilere mal edildiği kısım bana kabul edilemez geldi. Bu çekincem bir yana, Acımak
AcımakReşat Nuri Güntekin · İnkılâp Kitabevi · 202151,6bin okunma