Bu kitabı bitirdiğimde hissettiğim ilk şey korku değildi. Boğazımda düğümlenen, adı konulmamış bir çaresizlikti.
Stephen King bu romanda karanlığı geceden değil, güneşin tam ortasından çıkarıyor. Alıştığımız o sisli, gölgeli korku atmosferi yok burada. Aksine, kavurucu bir sıcak, bunaltıcı bir yaz günü ve insanın üzerine abanıp duran bir sessizlik var. Her şey gözümüzün önünde oluyor. Kaçacak bir gölge bile yok.
Kujo başta sadece büyük, sevimli bir Saint Bernard. Onu ilk gördüğüm sayfalarda içimde en ufak bir tehdit hissi yoktu. Hatta trajedinin yaklaşmakta olduğunu bilmek, durumu daha da acımasız hâle getirdi. Çünkü burada “kötü” doğuştan kötü değil. Bir yarasa ısırığıyla başlayan süreç, masum bir hayvanı geri dönüşü olmayan bir karanlığa sürüklüyor. Asıl sarsıcı olan da bu: Kimse gerçekten suçlu değil. Ama herkes bedel ödüyor.
Roman ilerledikçe gerilim yükselmiyor; ağırlaşıyor. Özellikle araba sahneleri… O metal yığınının içinde sıkışmışlık hissi, sıcağın camlardan içeri doluşu, suyun tükenişi… Okurken ben de nefes alamadım. Sanki sayfaların arasından sıcak hava yüzüme çarpıyordu. Küçük bir çocuğun korkusunu, bir annenin içgüdüsel panikle verdiği mücadeleyi o kadar gerçek hissettim ki, bu bir kurgu değilmiş gibi geldi.
Stephen King’in asıl başarısı şu: Kujo’yu bir “canavar” gibi yazmıyor. Onu bir trajedinin sembolü hâline getiriyor. Kuduz sadece bir hastalık değil; kontrol kaybının, kaçınılmaz sonun, hayatın bir anda rayından çıkışının metaforu. Günlük hayatın sıradan problemleri aldatmalar, kırgınlıklar, küçük yalanlar bir anda anlamsızlaşıyor. Çünkü hayatta kalmak, her şeyin önüne geçiyor.
Ve final…
O son sayfalarda içimdeki umut yavaş yavaş söndü. ,Stephen King okuyucuya kolay bir teselli vermiyor. Güvenli bir çıkış kapısı bırakmıyor. Kitabı kapattığımda uzun süre sessiz kaldım. Çünkü bu sadece bir korku romanı değildi. Bu, hayatın ne kadar kırılgan olduğunu yüzüme çarpan bir hikâyeydi.
Kujo bana şunu öğretti: Korku her zaman karanlıkta saklanmaz. Bazen güneşin altında, herkesin gözü önünde büyür. Ve en acısı da şudur; bazen korktuğumuz şey bir canavar değil, kaçınılmazlıktır.*