Edebiyatımızda "mizah" deyince akla ilk gelen isimlerden Muzaffer İzgü'nün akla gelen ilk eseri Zıkkımın Kökü, Adana'da sıradan bir ailenin yaşamını, yaşam kavgasınu, ele alıyor aslında.
Hem de çok basit bir şekilde...
Bizim mutluluğumuz çok basitti. Tencerede yemeğimiz olsun, çıkında ekmeğimiz, lambada gazımız, ocakta çaydanlığımız, yeter de artardı bile... İstediğim şeylerin düşünüp kurmak bile zevk veriyordu bana.
Öyle gerçekten. Şahsen bunu okuyunca dedim ki "Ya ben? Mutlu olmak için ne istiyorum? Bir hayalle avunabilir miydim?"
Büyük dertlere karşıyım basit mutlulukları vardı.
Bu aile, herhangi bir aile; geçim derdine düşmüş Anadolu insanının temsili. Yeri gelir garson olur, yeri gelir sinemada gazoz satar, bir de bakarsınız ki bir tarlada pamuk toplar. Baba meyve satar, anne darı kaynatır...
Hiçbirşnşn de çıtı çıkmaz, kışı çıkarsınlar yeter.
İnsan ağır yükün altına girdi miydi, ağır ağır gideceğine daha hızlı gidiyor. Belki de bu işkence bir an önce bitsin diye...
Diyor Muzo, haklı.
“Bak insanlara” diyordum, “para kazanmaya gidiyorlar... Hepsinin de gözlerinde bir ışıltı... Bu ışıltı, bir kış yağacak olan yağmura karşı koyma ışıltısı... İşin gücün kesat olduğu zamanlar, köşede bucakta ekmek alacak paranın bulunmasının ışıltısı...”
Tüm mesele bu.
Bunlara rağmen kasvetli bir armosferi asla yok. Hatta belki ben gereksiz üzüldüm, bilmiyorum.
"Mucit" bir baba, neşeli Muzo, kanaatkar bir anne, Raziye ... Genel olarak "umutlu" bir rüzgâr eesiyor. Tüm talihsizlikler rağmen. Onlara bile gülebilirsiniz
Adana'nın sıcağı işlemiş kitaba bir kere! Ne kasvetli, daralması canım!
Toplumsal yönü, bireysel yönü, mizahı, hareketiyle tek oturuşta bitecek bir eser.
Özetle: güldürecek ama düşündürecek. Üzecek belki ama bunaltmayacak. Nehir gibi akıp gidecek bir kitap.