·564 syf.····Okunma: 14 Nisan 2019 16:05 Haruki Murakami’nin en özgün, en katmanlı ve en beyin yakan kitaplarından biri. Bilimkurgu, distopya, masal, psikoloji, bilinçaltı… Hepsi iç içe geçmiş, paralel iki hikâye anlatılıyor ve yavaş yavaş birleşiyorlar.
Kitap, iki ayrı dünya arasında gidip geliyor, her bölümde birinden diğerine geçiyorsun, numaralandırılmış bölümlerle (Haşlanmış Harikalar Diyarı bölümleri ve Dünyanın Sonu bölümleri). Bu geçişler bile başlı başına bir ritim yaratıyor, sanki iki beyin yarım küresi gibi.
Haşlanmış Harikalar Diyarı tarafı:
Modern Japonya’da (80’ler başı), Tokyo’nun kalabalık, neon ışıklı, kapitalist kaosunda geçiyor. Kahramanımız isimsiz bir adam “hesapçı” diyorlar ona. Özel bir yeteneği var: Beyninin bir tarafını kullanarak verileri şifreliyor, çözüyor. Sistem diye bir örgüt var, ona karşı çalışan Fabrika diye bir örgüt var. Bilimkurgu tadında, biraz siberpunk havası taşıyor. Adamın günlük hayatı garip: Asansörlerde tuhaf yolculuklar, yaşlı bilim adamları, garip deneyler, yeraltı dünyası, şiddet, seks, caz plakları, bira… Murakami’nin klasik unsurları burada da: Yalnızlık, gündelik hayatın absürtlüğü, kaybolmuşluk hissi. Ama bu sefer bilinçle, veriyle, hafızayla oynuyor. Adamın beyni sanki bir bilgisayar gibi hack’leniyor, şifreleme metaforu üzerinden kimlik, benlik sorgulanıyor.
Dünyanın Sonu tarafı:
Tam tersi, masalsı, ütopya-distopya karışımı bir yer. Kapalı bir şehir, yüksek duvarlarla çevrili. Buraya girenler gölgelerini kaybediyor. Gölge burada bilinçaltının, benliğin karanlık tarafının sembolü. Kahraman yine isimsiz, ama bu sefer “Rüya Okuyucu”. İnsanların kafataslarından eski rüyaları okuyor, onları temizliyor. Şehirde tek boynuzlu hayvanlar (unicorn) dolaşıyor, gölgeler ayrı bir hayatta yaşıyor, zaman donmuş gibi. Her şey sakin, sessiz, melankolik… Ama o sakinliğin altında bir yok oluş, bir son var. Burası adeta bilinçaltının, ruhun en derin, en saf hali gibi. Kafkaesk imgeler bol: Duvar, gölge, hayvanlar, kaybolan benlik.
İki hikâye paralel ilerliyor ama zamanla anlaşılıyor ki, bunlar aynı adamın iki farklı katmanı. Biri gerçek dünya (ya da gerçek gibi görünen), diğeri bilinçaltı / hayal / ölüm sonrası bir yer. Murakami burada şunu soruyor:
- Benliğimiz ne kadar bölünebilir?
- Hafıza, kimlik, gölge dediğimiz şey kaybedilirse ne olur?
- Modern hayat bizi ne kadar “haşlanmış” (kaynatılmış, duyarsızlaştırılmış) hale getiriyor?
- Ve en önemlisi: Dünyanın sonu gerçekten dışarıda mı, yoksa içimizde mi başlıyor?
Kitap boyunca o kadar güzel metaforlar var ki… Gölgeyi kaybetmek, unicorn’ların ölümü, kafatasından rüya okumak, beynin şifrelenmesi… Hepsi birbirine bağlanıyor ve sonlara doğru o iki dünya çarpışıyor. Okurken “Bu neydi şimdi?” diyorsun ama bitince aylarca aklından çıkmıyor. Bazıları en iyi Murakami diyor, bazıları en karmaşık, en zor diyor. Bence ikisi de haklı.