Azap Toprakları benim için bir roman gibi başlamadı. Daha ilk sayfalardan itibaren bir milletin yaşadığı kırgınlığı, korkuyu ve mecbur bırakılmışlığı hissettiren bir anlatıya dönüştü.
Emine Işınsu’nun bu eserinde, Trakya Türkleri üzerinde Yunan idaresinin baskıları bütün ağırlığıyla hissediliyor. Sadece bir dönemin anlatımı değil bu; aynı zamanda insanların yavaş yavaş nefessiz bırakılışı… Kendi toprağında yabancı gibi hissettirilmek, sürekli tedirgin yaşamak, her an kapının çalınmasından korkmak… Okurken bunları bir romanın kurgusu gibi değil, yaşanmış bir gerçeğin yankısı gibi okudum.
Bu kitabı okurken sık sık durup düşündüm. Çünkü anlatılanlar yalnızca zulmü değil, zulmün insanın iç dünyasında açtığı yaraları da gösteriyor. Bir insanın evini terk etmek zorunda kalması, sadece bir yolculuk değildir. Arkasında bıraktığı her şeyle birlikte içinden bir parçayı da orada bırakmasıdır. Roman boyunca bu göçün sadece fiziksel değil, ruhsal bir yıkım olduğunu hissettim.
Emine Işınsu’nun kalemiyle daha önce Küçük Dünya kitabında tanışmıştım ve o kitap bende çok özel bir yerde durur. Bu yüzden Azap Toprakları’na başlarken içimde hem bir merak hem de bir güven vardı. Ve bu kitapla birlikte o güven daha da pekişti. Çünkü Işınsu, anlatırken süslemiyor, abartmıyor; tam tersine, sade bir dille daha çok acıtmayı başarıyor. Cümleleri çok gösterişli değil ama duygusu ağır… Okurun içine işleyen bir ağırlık taşıyor.
Romanın en etkileyici taraflarından biri, insanların yaşadığı acının yalnızca dışarıdan değil içeriden de anlatılmasıydı. Korku, kayıp, çaresizlik ve belirsizlik… Ama tüm bunların arasında dimdik duran bir şey vardı: kimlik. İnsanların diliyle, inancıyla, varlığıyla sınandığı bir dönem anlatılıyor. Bu baskılar okuru sadece üzmüyor; aynı zamanda insanın içine öfke gibi değil, daha çok bir sızı gibi yerleşiyor.
Kitapta beni en çok etkileyen karakterlerden biri Bekir oldu. Çünkü Bekir’in yaşadığı durum sadece bir savaşın ya da göçün içinde hayatta kalma mücadelesi değildi. Onun hikâyesi, insanın bazen en sevdiği şeyden bile vazgeçmek zorunda kalışını anlatıyordu. Ülküsü uğruna sevgisini geriye itmesi, içimde derin bir iz bıraktı. Bekir’in yaşadığı şey bana şunu düşündürdü:
Bazı insanlar sevmeyi seçemez… çünkü önce yaşatmayı seçmek zorundadır.
Onun içindeki çatışma, kitabın en insani ve en yakıcı yanlarından biriydi. Çünkü burada kahramanlık süslü bir kavram değil; sessiz bir fedakârlık gibi anlatılıyor. Bekir’in duruşu, okur olarak bana hem gurur hem de hüzün hissettirdi.
Kitabı bitirdiğimde şunu düşündüm: Bu roman, sadece geçmişi anlatmıyor. Unutmanın ne kadar kolay, hatırlamanın ise ne kadar ağır olduğunu da anlatıyor. Emine Işınsu, tarihin içinden bir acıyı çekip çıkarıyor ve onu okurun avucuna bırakıyor.
İnsan bazen bir kitabı okur… bazen de bir kitap insanı okur.
Azap Toprakları beni okuyan kitaplardan biri oldu.
Son sayfayı kapattığımda içimde buruk bir sessizlik vardı. Ama aynı zamanda şükür gibi bir his de vardı: Bu yaşananların unutulmaması gerektiğini bir kez daha anladım. Çünkü bazı acılar konuşulmadıkça büyür, yazıldıkça hafifler… ve belki de en önemlisi, yazıldıkça geleceğe emanet olur.
Azap TopraklarıEmine Işınsu