·536 syf.··Beğendi
···Okunma: 30 Temmuz 2019 22:52 Bilim ile inanç karşı karşıya geliyor. Ve ikisi de birbirine “Nereden geldik? Nereye gidiyoruz?” diye soruyor. Cevap ise… bir milyarderin üç dakikalık videosunda gizli. O video yayınlanırsa dinler sarsılır, bilim zafer ilan eder, insanlık ise ya özgürleşir ya da yok olur.
Bilbao’daki Guggenheim Müzesi’nde başlıyor her şey. Modern mimarinin cam ve çelikten yükselen kalbi. Edmond Kirsch ateist, dahi, milyarder, Langdon’ın eski öğrencisi sahneye çıkıyor. Dünyayı değiştirecek bir keşif diyor. İki soru:
İnsan nereden geldi?
Nereye gidiyor?
Ve sonra… bir silah sesi.
Kan Guggenheim’ın beyaz zeminine yayılıyor.
Langdon kaçıyor. Yanında Kirsch’in güvendiği tek kişi: Ambra Vidal. Birlikte o videoyu dünyaya ulaştırmak zorunda. Çünkü video, ölmeden önce yüklenmiş bir bomba. Ve bombayı patlatmak isteyen tek kişi değil; onu yok etmek isteyenler de var.
Brown bu kitapta alıştığımız formülü biraz değiştiriyor. Artık sadece eski kiliseler, gizli tarikatlar, Vatikan’ın karanlık koridorları değil.
Yapay zekâ var.
Winston adlı bir süper bilgisayar var. İngiliz aksanlı, her şeyi bilen, her yere ulaşan.
Ve o bilgisayar, “Ben sadece yardımcıyım” diyor. Ama sen okurken anlıyorsun:
Yardımcı mı, yoksa yeni tanrı mı?
En çok içe işleyen yanı şu: Brown bize şunu soruyor, hem de bağıra bağıra:
“Din mi insanı yarattı, yoksa insan mı dini yarattı?”
“Bilim tanrıya ihtiyaç duyar mı?”
“Ve eğer cevap ‘hayır’sa… geriye ne kalır?”
Kitap ilerledikçe İspanya’nın sokaklarında koşuyorsun. Barcelona’nın dar sokakları, Sagrada Familia’nın yarım kalmış kuleleri, modern sanatın soğuk ışıkları. Her yer bir sembol. Her sembol bir ipucu. Ama en büyük sembol insanın kendisi.
Ve o son videoda açıklanan gerçek evrim, simülasyon, entropi, yaratılış seni bir an durduruyor. Çünkü Brown diyor ki:
“Tanrı varsa bile, o artık gökyüzünde değil.
O, kodların içinde.
O, verilerin sonsuzluğunda.
Ve belki de… o sensin.”
En çarpıcı cümlelerden biri şu:
“Bilim ile din rakip değildir. Onlar aynı hikayeyi anlatmaya çalışan farklı dillerdir.”
Ama sonra kitap sana fısıldıyor:
“Peki ya hikâye biterse?
Ya bir taraf diğerini yenerse?”
Başlangıç’ı bitirdiğinde elinde kalan his şu:
Bu kitap seni korkutmuyor.
Seni düşündürüyor.
Ve düşündükçe anlıyorsun ki, asıl başlangıç değil sorun.
Asıl mesele: son nasıl bitecek?
Çünkü insanlık her zaman bir cevap aradı.
Şimdi cevap geldi.
Ve cevap, belki de en büyük soru:
Bu cevapla ne yapacağız?
Okuduysan zaten hissediyorsun.
Okumadıysan… hazır mısın o videoyu izlemeye?
Çünkü bu sefer Langdon seni kurtarmıyor.
Bu sefer sen karar veriyorsun.
Ve kararın, yarının dinini belirleyecek.