·336 syf.····Okunma: 18 Mayıs 2018 03:28 Adı bilinmeyen bir ülkenin , adı bilinmeyen bir şehrinde , adı bilinmeyen bir caddesinde , adı bilinmeyen bir adamın arabasının içinde kırmızı ışıkta kör olmasıyla başlar her şey. Aslında "beyaz körlük" diye adlandırılan salgın insanların iç dünyasında çok öncesinden beri vardır. İlk kör diye adlandırılan bu adamın temasta bulunduğu, gözlerinin içine baktığı herkes teker teker kör olmaya başlar. Yavaş yavaş bütün ülkede sokaklarda , caddelerde tek bir ses gelmeye başlar " kör oldum " .
Hükümet başlarda salgını önlemek için ilk körleri karantinaya alıp onları yok etme amacıyla bir akıl hastanesinin binasına kapatır. Bir nevi ölümleri beklenir orada. Özgürlükleri elinden alınan insanlar bu da yetmezmiş gibi aç ve susuz kalırlar. Yavaş yavaş insani özelliklerini kaybederler , "özlerine" dönerler. Hırsızlığın , diğer insanların verilen az buçuk yemeğine el koyup onları kullanma , namussuzluk başını alıp gitmiştir. İnsanların doğasında olan egemen olma isteği karantinaya alınan körler arasında büyük sorunlara, cesetlere yol açmıştır. Ama bunların içinde bütün herkes yavaş yavaş beyaz sonsuzluğa giderken ışıkta kalmayı başarabilen bir kadın vardır, Doktorun karısı.
Herkese yardım etmeye çalışan ve tek görebilen kişi. Ama iki göz bir dünyayı nasıl aydınlatabilsin ki ? Sevdiklerine yardım edip bu beyaz boşluktan beraber çıkmaya çalışan bir grup insan.. Karantinadan kurtulup, hayatta kalmaya çalışan insanlar için hayat artık daha zordur. Artık askerler yemek getiremeyecektir ve artık kendileri vahşi doğada avlanır gibi yemek bulmak, hayatta kalmak zorunda kalacaktırlar. Pisliğin , kirin , mikropların kol gezdiği bir yerde yaşamak kolay olmayacaktır.
“Bence körleşmiyoruz. Hepimiz körüz. Körüz ama bakıyoruz. Bakabilen ama görmeyen kör insanlar.” Aslında bütün her şeyi özetleyen cümle burada. Aslında kör olmuyorlar ve birden görmeye başladıkları da yok. Aslında "bakar kör" dediğimiz şeyden bahsediliyor tam olarak. Umursamak , baktığını anlayabilmek gibi insani şeyler yani. Son olarak 1998 Nobel Edebiyat ödülü aldıktan sonra en az kitabı kadar peşinden sürükleyen konuşmasından bir kısım paylaşmak isterim.
""Bu 50 yılda, hükümetler ahlaken yapmaları gereken her şeyi yapmadılar elbette. Haksızlıklar çoğaldı, eşitsizlikler arttı, cehalet büyüdü ve mutsuzluk yayıldı. Kayaların yapısını incelemek için başka bir gezegene araçlar gönderebilecek kapasitede olan bu şizofren insanlık, milyonlarca insanın açlık nedeniyle ölmesinden fütursuzca bahsedebiliyor. Mars'a gitmek, komşuya gitmekten daha kolay görünüyor. Kimse kendi görevini yerine getirmiyor. Hükümetler de. Çünkü bilmiyorlar ya da yapamıyorlar veya istemiyorlar. Ya da dünyaya gerçekten hükmedenler onlara izin vermiyorlar. Dünyaya hükmeden bu çokuluslu ve çok kıtalı şirketlerin tartışmasız bir şekilde anti-demokratik olan güçleri, ideal demokrasiden geriye kalan her şeyi yok etti. Biz vatandaşlar da kendi görevlerimizi yerine getirmiyoruz. İnsan haklarının gerektirdiği görevler simetrik dağılmadan, bu haklar varlık gösteremez. Hükümetlerin bunu önümüzdeki 50 yılda başarması da beklenmiyor. Bu yüzden vatandaşlar olarak sesimizi yükseltmeliyiz. Haklarımızı talep ederken nasıl coşkunsak, yine aynı şekilde, görevlerimizin sorumluluğunu almalıyız. Belki bu sayede, dünya biraz daha iyi bir yer haline gelir.""