Romanın ilk kısmı, Medlerin Keyhüsrev tarafından yıkılması süreciyle başlar. Son Med kralı Astyages, Lidya kralı Krezüs’ün eniştesidir. Bu akrabalık bağı, Medlerin yıkılışının Krezüs üzerindeki etkisini artırır.
Krezüs son derece zengin bir hükümdardır. Eşi Karuna, hasta oğlu Krytis, veziri Sandanis ve komutanı Nakata ile birlikte güçlü bir yönetim kadrosuna sahiptir. Lidya’nın anaerkil yapısı, Anadolu’daki güçlü konumu ve başkent Sfard’ın zenginliği özellikle vurgulanır. Paktolos Nehri (Sart Çayı) çevresindeki altın madenleri, Lidya’nın ekonomik gücünün temelini oluşturur.
Krezüs’ün aşırı zenginliği, altınla kurduğu bağ ve buna rağmen harcamaktan kaçınan cimri tavrı dikkat çekicidir. Devletini daha da güçlendirmek için para bastırma ve ticari hâkimiyet kurma düşüncesi ön plandadır. Ancak geleceğe dair kararlarında kâhinlere başvurması, dönemin zihniyetini yansıtır. Bilge Solon ise diğer kahinlerden farklı olarak asıl zenginliğin maddi varlık değil mutluluk olduğunu söyler ve Krezüs’e geleceğe dair önemli bir uyarıda bulunur. Krezüs bu sözlere tepki gösterir; ancak ilerleyen süreçte Solon’un haklılığını acı bir tecrübeyle anlar.
Hikâye yalnızca saray çevresinde ilerlemez. Nakkaş Namirek Usta ve kızı Edusa ile Musevi Halludos, Karialı Kufu ve Phrygialı Mehte’nin ekseninde toplumsal bir boyut kazanır. Edusa’nın güzelliği ve üç gencin ona duyduğu aşk, olayların duygusal yönünü oluşturur. Edusa, kendisine talip olan gençlere gerçekten onu hak edip etmediklerini sorgulatır.
Hallys (Kızılırmak) kıyısında yapılan savaşta Krezüs mağlup olur. Sandanis ölür ve mezarına büyük hazineler konur. İhanet ve entrika sahneleri dikkat çeker; Mehte’nin Kufu tarafından öldürülmesi ve suçun Halludos’a atılması, zindan sahneleri ve işkence, dönemin karanlık yüzünü gösterir.
Edusa’nın aslında Nakata’nın kızı olduğunun ortaya çıkışı, trajik bir boyut kazandırır. Keyhüsrev, Sfard’a girerek Krezüs’ü halkın önünde yakmak ister. Tam bu sırada Solon’un sözleri anlam kazanır. Konuşamayan oğlu Krytis’in mucizevi biçimde konuşması ve doğaüstü bir olayla Krezüs’ün kurtuluşu dikkat çekicidir. Ancak Krezüs, gerçek zenginliğin altın olmadığını idrak eder ve ölümünü kendisi gerçekleştirerek düşmanına bu zaferi bırakmaz.
Edusa ve Halludos’un akıbetinin belirsiz bırakılması, hikâyeye açık uçlu bir son kazandırır. Bu bölüm, tarihî atmosferi, Anadolu coğrafyasına yapılan göndermeleri ve kültürel zenginliğiyle güçlü bir anlatı sunmaktadır.
Romanın ikinci kısmı 1980 darbesi sonrasına uzanır. Ufuk, Ethem ve Sadullah’ın Asude’ye duyduğu aşk üzerinden ilerleyen olaylar, Lidya dönemindeki üçlü yapıyı çağrıştırır. 1980 darbesinin izleri, siyasi kamplaşmalar, terör olayları ve faili meçhul cinayetler dönemin arka planını oluşturur.
Ufuk’un Ethem’i öldürerek suçu Sadullah’ın üzerine atması, ardından Asude ile evlenmesi ve Sadullah’ın yedi yıl hapis yatması dramatik bir kırılma noktasıdır. Komünist kimliğiyle öne çıkan Ufuk’un zamanla para hırsına kapılarak dönüşüm geçirmesi, idealler ile çıkar arasındaki çelişkiyi ortaya koyar.
1987’de dönemin başbakanı Turgut Özal’ın, adalet bakanına Sadullah’ın serbest bırakılması yönünde talimat vermesi olayların seyrini değiştirir. Sadullah dışarı çıktıktan sonra geçmişin hesaplaşması başlar. Keriman Hanım ile yapılan sohbet ve Lidya eserlerinin bulunduğu müze sahneleri, iki zaman dilimi arasında köprü kurar.
Bu bölümde özellikle komünizm düşüncesine yönelik eleştiriler dikkat çeker. Milli ve dini değerlerin sanatla ilişkisi, Osmanlı mirasına bakış, ideolojik katılık ve kültür politikaları üzerine tartışmalar romanın düşünsel boyutunu oluşturur. Başkan ile kültür bakanı arasındaki konuşmalar, kültürün devlet ve toplum için önemini vurgular.
Eserin iki zamanlı yapısı dikkat çekicidir. Ancak Lidya döneminde geçen bölümün tek başına ele alınması hâlinde daha güçlü ve bütünlüklü bir anlatı ortaya çıkabileceği düşüncesi oluşmakta. 1980’li yıllarla kurulan paralellikler yer yer tahmin edilebilir bir çizgide ilerlemektedir.
Metinde dikkat çeken bazı tarihî ayrıntılar sorgulanabilir niteliktedir. Örneğin Perslerin şarap kültürüne dair ifadeler, Fars mitolojisindeki anlatılarla çelişkili görünmektedir. Ayrıca platin ve saf çelik kullanımına ilişkin teknik ayrıntılar da dönem açısından tartışmaya açıktır.
Buna rağmen yazarın Uşaklı olması, bölge tarihine duyduğu ilgi ve Anadolu’nun kültürel mirasını romana taşıması önemli bir kazanımdır. 1980 darbesi dönemine dair gözlemlerinin arka planında kendi yaşantısının etkisi olabileceği düşünülebilir.
Genel olarak tarih, kültür ve ideoloji ekseninde kurgulanmış; Anadolu’nun zengin geçmişini ve yakın dönem siyasi tartışmalarını bir arada sunan, okunabilir ve tavsiye edilebilir bir romandır.