Zweig'ın kalemi her ne kadar usta olsa da, bu kitabı okurken duygularım acıma ile kızgınlık arasında gidip geldi. Bir yandan o isimsiz kadının içine düştüğü derin yalnızlığa ve çaresizliğe gerçekten üzüldüm. Kendini böylesine yok sayacak kadar o duyguya muhtaç olması içimi burktu. Ancak bana göre ortada övülecek, romantikleştirilecek bir "yüce aşk" destanından ziyade insanı yavaş yavaş tüketen bir takıntı var.
Kitap boyunca kadının seçimlerini sorgulamadan edemedim. Kendi ayakları üzerinde durabilecekken bu saplantı uğruna kendi öz saygısını yitirmeyi seçmesi bende büyük bir hayal kırıklığı yarattı. Kendini hiçe saymasına üzülsem de, masum bir çocuğu sırf kendi yarattığı hayal dünyasını korumak adına belirsizliğe sürüklemesini bir türlü mantığıma sığdıramadım.
Diğer tarafta ise adamın o derin umarsızlığı var. Burnunun ucundaki hayatları, içine girdiği durumları göremeyecek kadar yüzeysel ve bencil olması kabul edilemez bi şeydi. Kısacası Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu aşk hikayesinden ziyade öz saygının ve mantığın bir takıntı uğruna nasıl yitirildiğinin göstergesiydi.