Valla bu Deniz Çocuğu olayı tam bi macera filmi gibi başladı ama sonu resmen hayat dersine döndü. En başlarda bu Joe denen velet evinden kaçıp macera ararken kendini o Dazzler gemisinde bulduğunda dedim herhalde bu çocuk ilk fırtınada patlar. Yanındaki o Deniz Çocuğu olmasa zaten çoktan balıklara yem olmuştu o ayrı konu. O Deniz Çocuğu'nun öyle sessiz sakin durup da aslında ne kadar sağlam bi karakter çıkması, o küçücük dergi kupürüyle kurduğu hayaller falan beni başka yerlere götürdü. Bir de o Kızıl Nelson var ki tam bi deli, fırtınanın ortasında öyle manevralar yapıyor ki sanırsın sirkte cambazlık yapıyor. En sonunda o kasanın Joe'nun babasının çıkması ve olayın bi anda hırsızlık mevzusundan aile mülkünü kurtarma davasına dönüşmesi tam bi plot twist oldu. Joe en başta o kızlara falan laf atıyordu ama Deniz Çocuğu'nun o resme bakıp bi gün böyle insanlarla dost olabilmek için okuma yazma öğrenmesi herhalde Joe'nun hayata bakışını kökten değiştirmiştir. Fırtına koptuğunda o koca Dazzler gemisinin böyle bi şişe mantarı gibi dalgaların arasında kalıp sonunda parçalanması falan baya gerilimliydi ama çocukların o kasayı son anda kurtarması helal olsun dedirtti. Sonunda Joe babasının yanına öyle elinde kasayla gidip ben artık küçük bi çocuk değilim adamı böyle yaparlar moduna girmesi de tam bi sinematik finaldi yani. Deniz Çocuğu'na da o dürüst yaşam şansını vermesi Joe'nun içindeki o iyi adamı gösterdi bize. Bir de şu var ki Jack London harbi denizi yaşatıyor insana, okurken resmen o tuzlu suyun kokusunu alıyorsun ve o fırtınanın soğuğunu hissediyorsun. Denizin ÇağrısıJack London