Nietzsche'nin "Yazılmış en derin eser" olarak tanımladığı eseridir. Yoğun bir metaforik anlatım mevcut. Doğaüstü olaylar barındırıyor fakat bu olaylar metaforik olduğu için gerçeklikten kopmuş ve sıkıcı gelmiyor.
Bu eserinde Nietzsche felsefesini Zerdüşt'ün hikayesiyle aktarır. İnsanın aşılması gereken bir şey olduğunu savunur. Kitabın sonlarına doğru metaforları biraz daha azaltır. Öğretisini biraz daha açık dile getirir.
Eser üslup, biçim, olaylar ve amaç bakımından İncil'i anımsatıyor. Zerdüşt burada İsa gibi kurtarıcı rolünde işlenmiş. Öğüt veriyor insanları uyandırmak istiyor. İki yerde de amaç bir öğreti yaymak. İsa'nın havarileri gibi onun da kendi öğrencileri var kendi öğretisini yaymaya çalışıyor, peşinden gelenler de var; ona yüz çevirip dalga geçenlerde. Eserin 4 bölümden oluşması, başlıkların benzerliği, bazı yerlerin nazım biçiminde yazılması, bazı öğütlerin yer yer tekrarlanması, kurtarıcının başından geçen olayların aktarılması, öğretilerini dinleyenler ile 'Akşam yemeği'nde toplandığı kısımların İncile göndermeler olduğunu görüyoruz. Nietzsche burda kendi peygamberini yaratmış. Hıristiyanlık öğretisini eleştirmiş. Bu kitabı okuduktan sonra kutsal kitaplarda yazılanların hepsinin bir metafor olabileceğini yeni idrak ettim. Ve bizim mesajları anlamak yerine ne kadar saçma yerlere takıldığımızı.
Zerdüşt, Üstinsan (yüksek insan) olmayı öğütler. Üstinsan Nietzsche'nin idealindeki ideal olarak tanımladığı kendini aşmış insandır. Sürüyle hareket etmeyen kendi ahlâk ve değer yargılarını oluşturan insandır. Burada Zerdüşt de oluşum aşamasındadır, Üstinsan kavramını karşılamaz yani Zerdüşt Nietzsche'nin ideali değildir. O sadece uyanmış ve uyandırmak ister. Zerdüşt, sıradan insan da değil. Sürüden kopmuş, değerleri yıkmış, kendi yasasını yazmaya çalışıyor. Bu yüzden Üstinsan’a en yakın figür o.
Belki şöyle düşünmek daha doğru:
Zerdüşt = Üstinsan’a giden köprü. Zaten eserinde şunu diyor "yolda buldum insanın aşılması gereken bir şey olduğunu, insanların bir amaç değil bir köprü olduğunu"
Zerdüşt'ün hayatının özeti; Mazbut bir hayat, sağlam bir ahlâk ve bol bol sevgi! (Gibi'den)
Burada diğer imgeler şöyle sıralanabilir;
Dağ → yalnızlık ve yükseklik
Kalabalık → sürü ahlakı
Üstinsan → potansiyel
Çocuk → yaratıcı ruh
Çünkü Zerdüşt’te bir şey vardır: İnsan üç aşamadan geçer: deve, aslan, çocuk.
Deve → yük taşır.
Aslan → “hayır” der.
Çocuk → yeniden yaratır, hafiftir.
Şimdi "Tanrı öldü" meselesine gelelim.
Bence Tanrı hem metafordu hem değildi. Metafordu çünkü Tanrı, tüm mutlak değerlerin sembolüydü. Metafor değildi çünkü insanlar gerçekten o Tanrı’ya inanıyordu ve o inanç gerçek davranışları belirliyordu.
Nietzsche için asıl mesele teoloji değil, değerlerin kaynağı.Tanrı gerçekten neyi temsil ediyor? Hristiyan ahlakı, Mutlak doğru fikri, Evrensel iyi–kötü anlayışı tüm bunlar “Tanrı” kavramının etrafında toplanıyordu. “Tanrı öldü” demek:
Artık bu mutlak referans noktası çöktü. Bu biyolojik bir ölüm değil. Bu kültürel ve metafizik bir çöküş. Ama mesele burada bitmiyor. Nietzsche’nin asıl korkusu şu:
Tanrı’yı öldürdük ama yerine ne koyacağız? İnsanların çoğu hazır değerlerle yaşar. Ezberlenmiş ahlakla yürür. Çoğu kişi kendi değerini üretmez. Bu yüzden 'Tanrı öldü' ifadesinden sonra ortada hazır değerler kalmayınca değer boşluğu oluşur, nihilizm tehlikesi gelir. Eğer hiçbir şey koyamazsak nihilizm gelir. Anlamsızlık gelir. Ama Nietzsche nihilist değildir. Aksine "Herşey anlamsız!" diyenleri eleştirir.
"Dünyada hayli pislik vardır doğru fakat en iyide de iğrenç şeyler vardır, en iyi de aşılması gereken bir şeydir" der.
Bu yüzden Üstinsan fikrini o boşluğa yerleştirir. Bu fikir Tanrı’nın ölümünden sonra gelir. Çünkü biri yıkımı, diğeri yaratımı temsil eder. Yani Nietzsche'nin bu ifadesi inançsızlık ifadesi değildir. Çünkü o hiçbir şeye inanmıyorum demez. Hayat berbat ve saçma da olsa kalıp mücadele etmek aşmak gerekir, der. Sizin değer yargılarınızı, sizin tanrılarınızı kabul etmiyorum; kendi değerlerimi yaratıyorum, der. Kendi değerlerini yaratmayı öğütler.
Ama bu eserinde Nietzsche sadece öğütler sıralayıp kendi felsefesini anlatmıyor. Üst insan, sürü ahlakı ve Hristiyanlık eleştirisi, güç istenci konularının yanı sıra yalnızlığını, anlaşılmamanın verdiği ızdırabı, avuntularını ve inanışlarını, beyninin yorgunluğu, kendine çekilmenin nedenlerini detaylıca işlemiş eserine. Eseri okurken Nietzsche'nin insan ve hayata dair daha bir çok konu üzerine düşündüğünü ve keskin zekâsını görebilirsiniz. Aynı zamanda onun değişken ruh haline de tanık olursunuz. Bazı yerlerde yüksek perdeden konuşurken bazı yerlerde kendini küçültür. Bir sayfada, hayatla ilgili 'iğrenç olsa da yaşamalısın, önemli olan vardığın yer değil yürüdüğün yoldur' der, bir başka sayfada intiharı düşündüğünü görürsün, bir yerde yalnızlığın verdiği acıyı anlatır, başka bir yerde yalnızlığı över ve yüceltir. Kendi fikirlerini de irdelediği için samimidir. Kendi öğretisini dikte etmez; O:
"Bu benim yolum, seninki hangisi?" diyerek sürüden ayrılmanı, kendi yolunu bulmanı öğütler.
Bu eseriyle felsefesinin yanında edebiyatının da yetkinliğini kanıtlamış. Kullandığı metaforlar çok güçlü ve sağlam. Bu kitap, sadece yazarın fikirlerini okumak için değil; o fikirleri nasıl aktardığını görmek için de kesinlikle okunması gereken bir kitap. İyi okumalar.
#273628357