Bu kitabı okurken sürekli içimde hafif bir huzursuzluk hissi oluştu. İlk başta sadece yasak bir aşk hikâyesi okuyormuşum gibi geliyor ama sayfalar ilerledikçe bunun çok daha yalnız ve içe kapanık bir hikâyeye dönüştüğünü fark ediyorsun. Özellikle karakterlerin birbirleriyle konuşmaları, duyguların nasıl yavaş yavaş değiştiğini çok doğal hissettiriyor.
Anna Karenina, bana göre büyük bir aşk hikâyesinden çok, yanlış kararların insanı yavaş yavaş nasıl yalnızlaştırdığını anlatan bir roman. Anna’nın Vronski’ye duyduğu tutku başta çok güçlü ve heyecan verici görünüyor; fakat zaman geçtikçe bu aşkın ona huzur değil, huzursuzluk getirdiğini hissediyorsun.
Mesela Anna’nın Vronski’ye karşı zamanla artan güvensizliği çok çarpıcı. Ona neredeyse şu anlamda yakınır: “Beni hâlâ sevdiğini söylüyorsun ama eskisi gibi hissetmiyorum.” Bu tür konuşmalar, ilişkilerde tutkunun yerini korkunun alabileceğini gösteriyor.
Bir yandan da romanda evlilik üzerine sert ama gerçekçi sözler var. Karenin’in tavrı, duygudan çok toplum kurallarını önemseyen bir bakışı yansıtıyor; adeta “Önemli olan hisler değil, düzenin bozulmamasıdır” der gibi davranıyor. Bu da Anna’nın kendini daha da sıkışmış hissetmesine neden oluyor.
Romanın en hoşuma giden tarafı, aşkın sadece heyecan değil sorumluluk da gerektirdiğini diyaloglar üzerinden hissettirmesi. Özellikle Anna ile Vronski arasındaki konuşmalar ilerledikçe daha gergin ve kırıcı hale geliyor; bu da ilişkilerde ilk tutkunun zamanla nasıl değişebileceğini çok gerçekçi gösteriyor.
Kısacası kitap, büyük bir aşkın dışarıdan göründüğü kadar parlak olmadığını; içinde korku, kıskançlık ve yalnızlık da barındırabileceğini sade ama etkili biçimde anlatıyor.
Lev Tolstoy
Anna KareninaLev Tolstoy · Türkiye İş Bankası Yayınları · 202555,6bin okunma