Bir portakalın kabuğunda saklı o buruk kokudan, sarayların camdan duvarlarına uzanan sessiz bir nehir gibi akar bu kitap. Sabahattin Ali, kalemini bir neşter gibi kullanırken aslında ruhumuzdaki o ince sızıyı uyandırır.
Her şey, yoksulluğun avucunda parlayan ve ulaşılamayan o mahzun Portakal ile başlar; o çocuksu özlem, ufukta süzülen ancak hiçbir zaman limana yanaşmayan Beyaz Bir Gemi’ye dönüşür. Umutlar açık denizde yitip giderken, kıyıda hayatın sert kayalarına çarpan Katil Osman’ın kaderi karşılar bizi; suçun değil, çaresizliğin gölgesinde kalmış bir adamın hikayesi... Bu çaresizlik, bazen bir Böbrek gibi insanın en hayati parçasının pazarlık masasına yatırılmasına, bazen de dumanı efkarla tüten bir Cıgara’nın ucunda sönen hayallere evrilir.
Sokaklara çıktığımızda ise o sert gerçeklik yüzümüze çarpar: Millet Yutmuyor artık yalanları, çünkü karnı açtır; ancak bir yanda da altından tasmalarıyla özgürlüğünü satan Bahtiyar Köpek’ler geziniyordur. Dünyanın bu hoyratlığında Çilli’nin masumiyeti lekelenirken, bir insanın görüşünü kaybedişi gibi toplumun da gerçeklere karşı yaşadığı o ruhsal Dekolman başlar. Sesler yükselir sokak aralarından, "Hakkımızı Yedirmeyiz!" feryatları yankılanır ama ne acıdır ki, fırtınalı denizde bir Cankurtaran beklerken sadece kendi çıkarlarının peşinde koşanlarla karşılaşırız.
İnsan, aynaya baktığında Çirkince bir çehre görüp üzülse de asıl çirkinliğin dışarıda, güçlünün zayıfı bir Kurtla Kuzu masalındaki gibi amansızca boğduğu o sistemde olduğunu anlar.
Ve nihayet hikayeler yerini masalların o kadim bilgeliğine bırakır... Bir Aşk Masalı ile sevginin mülksüz ve hür olduğunu hatırlar, Devlerin Ölümü’yle kibir kulelerinin nasıl sarsıldığını izleriz. Bir sürünün sessiz itaatini Koyun Masalı’ndan dinlerken, en sonunda o meşhur Sırça Köşk’e varırız. Halkın sırtında yükselen o kristal saray, halkın fırlattığı tek bir "kafa" ile yerle bir olur; çünkü hiçbir sırça köşk, içinde barındırdığı sömürünün ağırlığını sonsuza dek taşıyamaz. Sırça KöşkSabahattin Ali