Brigitte Giraud, 1960 yılında Cezayir’in Sidi-Bel-Abbès şehrinde doğmuş bir Fransız yazar. Çocukluğu Fransa’nın Rillieux-la-Pape’de geçmiş sonra Lyon şehrine taşınmış. Almanca, İngilizce ve Arapça eğitimi aldıktan sonra kitapçılık, gazetecilik ve edebiyat eleştirmenliği yapmış. Lyon bölgesinin önemli edebiyat etkinliklerinden biri olan Fête du Livre de Bron’da program sorumlusu olarak çalışmış ve günümüzde hâlâ edebiyat danışmanı olarak görev yaptığı biliniyor. Toplamda on üç romanı ve öykü kitapları da bulunuyor.
1997 yılında ilk romanı "La Chambre Des Parents"ı yayımlayan Giraud, bunu izleyen yıllarda roman, öykü ve anlatı türlerinde eserler vermiş. 2007’de "L’Amour est Très Surestimé" adlı öykü kitabıyla Goncourt Öykü Ödülü’nü kazanmış, 2009’da "Une Année Étrangère" ile Jean Giono Jüri Ödülü’nü almış ve "À Présent (2001)" adlı eseriyle de Wepler Ödülü özel mansiyonuna layık görülmüş. 2022’de ise, eşinin motosiklet kazasında kaybını anlattığı dilimize çevrilmiş tek eseri olan "Hızlı Yaşamak (Vivre Vite)" adlı kitabıyla Goncourt ödülünü kazanmış. Aslında "À Présent" adlı eserinde yas sürecini daha önce anlatmış: kaybın hemen ardından üzerine çöken acil ve sarsıcı duyguları aktaran, kısa ama etkileyici bir metin olduğu biliniyor, "Hızlı Yaşamak" ise hem biçim hem içerik açısından ondan çok farklıdır.
Ayrıca, 2011’de yayımlanan "Pas D’Inquiétude" romanı France 2 tarafından televizyon filmine uyarlanmış, 2015’teki "Nous Serons Des Héros" ise sahne okumalarına konu olmuş. 2017’de de "Un Loup Pour L’homme" ile müzikli bir okuma etkinliği gerçekleştirmiştir.
«Satış sözleşmesinin imzası. Kaza. Taşınma. Cenaze töreni.» (S. 11). İşte Brigitte Giraud, 1999’da partneri Claude’un motosiklet kazasında hayatını kaybetmesiyle hayatının nasıl paramparça olduğunu bu şekilde özetliyor. Çift, kırklı yaşlarının başında, küçük oğullarını, onun için müziği ve kendisi için yazmayı çevresinde sabırla kurdukları dengeleri barındıracak hayallerindeki evi yeni satın almıştı. Yazar, sonunda çocukla yalnız başına taşınıyor. «Varoluşumun en çılgın ivmesi. Adeta lunaparktaki hız treninde, rüzgâr saçları savururken, koltuğun yerinden çıkması. Dünyayı, uzun zamandır bensiz çekilen, biraz flu bir film olarak algıladığım bu uzak dekora yerleştim ve buradan yazıyorum.» S. 11.
Yirmi yıl sonra, evi bir inşaatçıya satmaya karar verirken -ki bu inşaatçı, yerine çok katlı bir bina yapmayı planlamaktadır- önemli bir dönüm noktasını kapatmaya hazırlanırken, kaderin tuhaf dişlileriyle örülmüş bu zinciri bir kez daha gözden geçirme ihtiyacı hissediyor.
Kitap, yazarın, eşi Claude’un hayatını kaybettiği motosiklet kazasından önce yaşananları ve olayların zincirini araştırdığı bir tür soruşturma niteliğinde akıyor; hızla gelişen o günleri ve kaçınılmaz sonu doğuran tesadüfler zincirini yeniden ele alıyor.
Giraud, bu kitabı yazarken, yirmi yıl önce Claude ile birlikte satın aldığı ve Claude’un asla yaşayamadığı evin satış sözleşmesini imzalamış. Claude, 22 Haziran 1999’da Lyon şehrindeki bir bulvarda, kendisine ait olmayan bir motosikleti hızlandırırken hayatını kaybetmiştir. Yazar, evi daha sonra korumayı seçmiş ve bunun, onu Claude’a bağlayan bir simge olacağına karar vermiş. «Kapıyı tamamen kapatmadan önce, son bir sorgu turuna çıkıyorum; evi keşif turu misali. Çünkü ev, kazaya neden olan şeyin merkezinde yer alıyor.» S. 14. O açıklanamayan kazayı son kez gözden geçirir. Böylece o "lanet kaderi" sorgulamaya başlar ve "Eğer"lerden oluşan bir liste oluşturur -yazarın dediğine göre, yıllar boyunca zihnini meşgul eden bir lanettir bu. Listenin her maddesi bir bölümün başlığı ve konusu olur: "Eğer daireyi satmak istemeseydim", "Eğer büyükbabam intihar etmeseydi", "Eğer bu evi ziyaret etmeseydim"… Toplam yirmi üç "Eğer" ile anlaşılmaz olana anlam kazandırmaya çabalıyor. Gerçek bir geri sayım gibi işleyen, gerilim yüklü bu anlatıda Giraud, 22 Haziran 1999’da eşinin hayatına mal olan motosiklet kazasına neyin yol açtığını ve hâlâ trajediye yol açan olayların zincirini anlamaya çalışıyor. Yirmi yıl sonra, deyim yerindeyse evi yeniden dolaşıyor ve yanıtsız kalmış soruları son bir kez daha yoklama girişiminde bulunuyor. Tesadüf mü, kader mi, rastlantılar zinciri mi?
«Ben tam tersini yaptım, önüme çıkan bu bilmece beni mıknatıs gibi çekmişti. Bu imkânsız çifte göreve kapılmıştım: Evi satın alıp gizli silahları bulmak. Sanki bu macera beni bir direnişçi kılacaktı. Bu beklenmedik bir şeydi ve varlığımızı sarsacak olaylar çarkını sezemedim.» S. 33.
Öngörülemez aksaklıkların art arda gelerek kaçınılmazı doğurduğu o hızlanmış günlere onun anlatısıyla geri dönüyoruz. Taşınma ihtimaline böylesine kapılmış, tadilata bir an önce başlamak için heyecanla acele eden bu çiftin, yaşamanın tehlikeli olduğunu unutmuş gibi bir halleri var. Giraud, bir soruşturma yürütüyor ve eşi Claude’un hayatını -ve kendi hayatlarını- mucizevi bir biçimde yeniden sahneye koyuyor.
Eğer’lerle yeniden kurulan bir hayat misali… "Hızlı Yaşamak" bizi bir "Eğer"ler silsilesine sürüklüyor; yazarın yaşadığı korkunç dramı kovmaya çalıştığı müthiş bir iç hesaplaşmaya, sarsıcı bir geçmişe dönüşe davet ediyor. Daha en başta, eşi Claude’un 22 Haziran 1999’da Lyon’un merkezinde geçirdiği talihsiz bir motosiklet kazasından sağ kurtulamadığını biliyoruz. Giraud kitabına güçlü bir girişle, ardından gelecekleri haber veren bir prologla başlamayı tercih etmiş.
«Bunca senedir beni ele geçiren ve varlıksal gerçeğimi şartlı geçmiş zamana dönüştüren, bitmek bilmeyen “eğer” listeme dönüyorum.» S. 16.
1999’da satın aldıkları ev, daha kârlı bir bina yapılması için yıkılmak üzereyken, tereddüt etmeden asıl meseleye yöneliyor: Claude’un ölümü. Bunun için "Eğer"leri art arda diziyor ve şu cümleyle başlıyor: "Eğer daireyi satmak istemeseydim…" Bu daire, ipek işçisi Canut’ların anısının hâlâ canlı olduğu Croix-Rousse semtinde bulunuyormuş. Yazar, korkunç kazayı önleyebilecek bütün olasılıkları tek tek ele almayı sürdürüyor.
"Eğer anahtarları önceden istemeseydik", "Eğer erkek kardeşim aniden bir haftalık tatile çıkmasaydı,"… 23 varsayım ve her biri kısa bir bölüm, hayatın ve ölümün rastgeleliğine karşı kırılganlığımızı ve çaresizliğimizi neredeyse ironik bir şekilde ortaya koyuyor; bazen önemsiz görünen tesadüflerin tümü kaderi şekillendirebilir. Aralarında hayal gücünün şaşırtıcı örnekleri de bulunan bu 23 tane "Eğer", onun yazarlık yeteneğini açıkça ortaya koyuyor.
Tüm bu "Eğer"leri sıralarken Giraud, kendini suçlu hissetmeden edemiyor; bunu en iyi özetleyen cümle şudur: «Kendi isteğimle, farkında olmadan kazanın koşullarını hazırlamıştım.» S. 41. Duygular kitabın ilk sayfalarından itibaren yoğun bir şekilde hissediliyor. O "biz"i bırakıp "ben"i benimsemek zorunda kaldığında yaşadığı sancı dikkat çekici: «Ben demek canıma okuyacaktı, zira bu istenmeyen yalnızlığımı ve hakikatin çarpıtılışını ortaya çıkaracaktı.» S. 13. Ancak beni derinden etkileyen ve aynı şekilde şaşırtan, kazanın gerçekleştiği gün Claude’un sürdüğü Honda 900 CBR Fireblade motosikletinin, Japonya’da yasak olmasına rağmen Avrupa’ya ihraç edilmek üzere ayrılmış olmasıydı; Japonya’da aşırı tehlikeli bulunduğu için trafikte kullanımı yasaktı. Buna rağmen, yazarın işaretleri araştırması, kazadan önceki haftadaki mikro olayları ve detayları analiz etmesiyle paralel olarak kitapta aile hayatı, müzik ve yazıyla şekillenen çiftin yaşamı, hayata tutkuları, 1990’lar dönemi portresi de anlatılıyor. Sonuçta, bu bir trajedi kadar, aynı zamanda güzel bir aşk hikayesi.
Üslup bilinçli ve net; anlatım ise elbette duygusal. Yazar, yer yer tarihsel ayrıntılar ve pratik bilgiler vermekten çekinmiyor; bu da anlatının ilginçliğini artırıyor. Giraud hiçbir sokağı, hiçbir mahalleyi rastlantıya bırakmıyor. Her şey ayrıntılı; "Galyalıların Başkenti" olarak anılan Lyon’u biraz tanıyanlar için sanırım bu ayrıntılar özellikle daha anlamlı. Bir de motosiklet var: o meşhur Honda 900 CBR Fireblade. Bir yarış motosikleti; Japonya’da karayolu kullanımına yasaklanmış bir model. Peki Fransa bu motosikletin trafikte kullanılmasına neden izin verdi? Ve hepsinden önemlisi, hayatlarını değiştirme projeleri… Bir bahçeli evde yaşamak için dairelerini satma planları. Ayrıca şu da var: Bu motosiklet, o sırada şehir dışında olan yazarın kardeşine aitti. Kardeşi motosikleti, satın alınmış ancak satış işlemi henüz tamamlanmamış olan bu eve park etmişti; evin sahibi Madam Mercier ise nihai satıştan önce anahtarları vermeyi kabul etmişti…
«Bu satırları yazdığım sırada, kendi kendime onun şeytan olduğunu söylüyorum. Yine de Mercier isminde "mersi" var. Yok, mersi diye cevap vermeliydim.» S. 36.
Claude, 18 yaşından beri bir motosiklet tutkunudur. O zamana kadar bisiklete biniyordu; iki tekerlekli araçlara olan ilgisi kısa sürede gerçek bir tutkuya dönüşmüş. Brigitte ile birlikte baş döndürücü anlar paylaşmışlar. Üstelik motosiklet, birçokları gibi onlar için de trafik sıkışıklığından sıyrılmayı, yavaşlayan araçları sollayıp ilerlemeyi de mümkün kılıyor.
Brigitte ayrıca Claude’un gerçek bir hayranı olduğu birçok müzisyen ve rock grubuna değiniyor: Death in Vegas, Iggy Pop, Carte de Séjour… Bu tutku, Claude’un Lyon Belediyesi Müzik Kütüphanesi’ndeki işiyle de örtüşüyor; böylece müzik sevgisiyle mesleğini birleştirebilmiş. Bu grupları çok iyi tanımasam da, 1999’da Brigitte (36 yaşında) ve Claude’un (41 yaşında) ortak beğenisi olan Dominique A’yı takdir ettim; Fransız şarkı geleneğine değer katan bir sanatçı olduğu belli. Claude’un hayatında merkeze koyduğu bu müziği gerçekten çok sevdim; Dominique A’nın ilk albümüne ve özellikle de "Le Courage Des Oiseaux" adlı harika şarkısına değinildiğinde, çiftin bu şarkıyı kendi buluşma işaretleri, gizli kodları olarak benimsediklerini hissetmek beni derinden etkiledi.
«Mutluluğumuz bize sunulan sınırlı seçeneğe ve hata yapma korkusuna bakıyordu. Aradığımız kayıtlar başkaları tarafından ödünç alındığında, şans eseri yaptığımız keşiflere kalıyordu işimiz. Mutluluk, bekleyişin keskinleştirdiği, hissettiğimiz bu arzudan geliyordu. Mutluluk azdı, nadirdi.» S. 116.
Dominique Ané aynı zamanda yazarlık yeteneğini de ortaya koyan; yayımlanan bir şiir kitabı (Le Présent Impossible) bulunan ve çeşitli eserler kaleme alan bir müzisyen. Onu da yazar sayesinde keşfetme fırsatı bulmuş oldum. Claude’un benimsediği yaşam tarzına da çok uygun bir konu. Ayrıca unutmayalım ki Claude’un Le Monde gazetesinde bir müzik köşesi vardı.
Bu arada Giraud’nun yazarlık mesleğine de değindiğini fark ettim; çünkü kaza sırasında, bir sonraki romanının yayımlanmasını görüşmek üzere editörüyle buluştuğu Paris’ten dönüyordu. Yine bir "Eğer"... olan "Paris’teki yayıncımla görüşme tarihimi değiştirmeseydim" başlığı ile bu durumu açıklıyor.
22 Haziran 1999, Brigitte Giraud’nun hayatını ikiye bölen gündür. Eşi Claude, bir motosiklet kazasında ani bir şekilde hayatını kaybetti. O sırada 36 yaşındadır; 7 yaşlarındaki küçük oğlu ve eşiyle birlikte yeni satın aldıkları, ancak artık oğluyla yalnız yaşayacağı bir ev vardır.
«Yirmi yıl oldu ve hafızamda boşluklar var. Bazen seni kaybediyorum, içimden çıkmana izin veriyorum.» S. 158.
İçteki o derin boşluk hâlâ oradadır; ancak burada Giraud, gerçeği yoğurmayı, onu şekillendirmeyi seçer; kaosa dönüşen o neredeyse fark edilmez olaylar zincirini sorgular. Yirmi yıllık yasın ardından yazısı olgunlaşmıştır: sakin, olgusal, ölçülü. Abartılı bir duygusallık yoktur; hüzne kapılmadan, umutsuzluğun zarif bir ifadesi vardır. Hatta yer yer ince bir mizah sezilir; buna rağmen, bir cümlenin kıyısında titreşen bir duygunun doğmasına engel olmaz.
Anlatısı, korkunç bir iç hesaplaşma; kazayı engelleyememiş tüm olasılıkların, tüm rastlantıların, tüm talihsiz hataların tek tek sıralanışı. Bazıları çok ciddi, bazıları ise daha yüzeysel; ama her biri, kaçınılmaz olanı rayından çıkarabilecek bir öneme sahip olabilirdi. Kazanın koşullarını adım adım inceleyerek, yazar olan bitene bir mantık aramaya çalışıyor; oysa mantık yok, ama bu hepimizin bir noktada yaptığı bir şeydir. Giraud, bu otokurguyla kişisel hikayesinin ötesine geçiyor ve sevilen birini kaybetmenin evrensel deneyimini, yeniden ayağa kalkmanın zorluklarını muhteşem bir şekilde aktardığını düşünüyorum. Çünkü yas kitabı olabilecek bir eseri, enerji dolu, büyük bir incelik ve nostaljiyle yoğrulmuş; hayatın tüm zorluklarına rağmen yaşama sevinciyle dolu bir romana dönüştürmeyi başarmış. En önemlisi yirmi yıl sonra, hayatını altüst eden bu trajedi hakkında yazma cesaretini göstermiş.
Bu okuma deneyiminde anlatının kurgusu önemlidir: son derece hassas ve anlam yüklü bir prolog ve özellikle de hayranlık uyandıran bir epilog; ikisinin arasında ise bir "Eğer"ler ağıdı var. Sanki filmi baştan saran bir soruşturma gibi, sonucunu bildiğimiz bir geri sayım gibi, trajediden önceki gündelik sahnelerin parçalarından oluşan bir yapboz gibi ilerliyor.
Bu 23 "Eğer"li bölümü neden okuyoruz diyebilirsiniz, ancak bu bölümler yazarın anların berraklığını yeniden yakalamasını, Claude’u ve onunla kurulan birlikteliği adeta diriltmesini sağlar. "Eğer"leriyle Giraud, kazayı engellemek ister gibidir; "Eğer"ler gerçekleşmiş olsaydı nelerin değişebileceğini hayal eder. Böylece kader kavramını sorgular: Dış güçler bizi kaçınılmaz bir felakete mi sürükler, yoksa eylemlerimizden sorumlu olarak süreci kontrol edebilir miyiz?
Parantez olarak, bu meşhur "eğer"lerle ilgili fark ettiğim diğer bir şeye de değinmek istiyorum. Bu "eğer"lerin salt bir merak olduğu düşünmek biraz yanılsama olur. Ne demek istiyorum? Bildiğimiz üzere Amerikalı Elisabeth Kübler-Ross'un yasın 5 evresi diye tanımladığı bir modeli vardır. Bu 5 evre inkar, yas, pazarlık, depresyon ve kabullenmeyle tanımlanır. Ancak, bu evreler, yalnızca ölümle değil, aynı zamanda diğer büyük kayıplar ve travmalarla başa çıkma sürecinde de geçerli olabildiği unutulmamalıdır. Herkes bu aşamaları sırasıyla geçmek zorunda değildir ve her birey bu süreci farklı şekilde deneyimleyebilir. Bu metinde de görebileceğimiz gibi, Giraud aslında 23 tane "eğer" senaryosuyla "pazarlık (bargaining)" yapmaktadır ve bu evrenin iyi bir örneğini oluşturuyor. Pazarlık evresinde kişiler, durumu değiştirmek için Tanrı ya da bir üst güç ile pazarlık yapmaya çalışabilir. Örneğin, "Eğer bu evi satmasaydım, eşim hayatını kaybetmezdi" ya da "Paris'te arkadaşımın evinde onu aramış olsaydım, o oğlumuzu okuldan almaya gitmez ve bu kaza yaşanmazdı" gibi tıpkı metinde yer alan benzer düşüncelere ışık tutan bir psikolojik bağlamı bize açıkça gösteriyor.
Anlatının duyarlı dokusuyla kolayca empati kurulabiliyor; özel ve mahrem bir dram, evrensel bir yas deneyimine dönüşüyor. Romanın ilk yarısını, Giraud’nun yazısının zarafetine kapılarak okudum. Yazının bir hafıza tetikleyicisi gibi işlediği duygusuna kapıldım; kaleme alınan her satır, hatırlama sürecini başlatıyor, zihni takıntı ile suçluluk arasında binbir soruyla koşturuyor. Yine de sakin sakin okudum; tamamen içine çekilmiş olduğumu söyleyemem. Ancak, sonra romanın ortasında bir şey oldu; basitçe yeniden işlenmiş bir otokurgunun ötesine geçti. Giraud, neredeyse uçuk sayılabilecek ihtimalleri araştırmaya başladığında anlatı çılgın bir alternatif tarih (uchronie) duygusuna kaydı. Yazarın zihnindeki geviş getirmeler, yirmi yılı aşkın bir süre geçmesine rağmen ötekinin kaybı korkusunu kovma aciliyetiyle beslenen bir çeşit sayıklamaya dönüştü. Örneğin Claude’un, motosikletine binmeden önce Coldplay’in "Don’t Panic" şarkısını dinlemiş olsaydı -daha uzun olan Death in Vegas parçası "Dirge" yerine- kurtulabileceğini hayal etmesi gibi. Ya da o aşırı güçlü Honda’yı tasarlayan Japon mühendis Tadao Baba bu motosikleti hiç icat etmemiş olsaydı?
Beni en çok etkileyen ise 18 numaralı "Eğer" oldu: "Eğer Stephen King 19 Haziran 1999 Cumartesi günü (yani Claude’un kazasından üç gün önce) ölmüş olsaydı…" Bu ölümün dünya çapındaki yankısı belki de kaderin akışını değiştirebilirdi; Claude havadaki tehlike kokusunu sezebilir, kendini riske atmaktan vazgeçebilirdi, kim bilir?
Konu ve "Eğer" düzeni ilk bakışta düşündürdüğünden çok daha sürükleyici olan bu yaklaşan felaketin adeta soyağacı, şaşırtıcı biçimde canlılık ve yumuşaklıkla doluydu. Kitabı kapattığımda, Giraud’nun içtenliğinden ve kaybın ile yeniden ayağa kalkmanın evrenselliğine doğru kelimeleri bulmadaki sadeliğinden etkilenmiş durumdaydım.
Metinde ilginç bulduğum tesadüfler de var. Claude’un kaza yaptığı yerin önündeki otele adı veren Kraliçe Astrid’tir ve Ağustos 1935'te, henüz otuz yaşındayken ve kocası Kral 3. Leopold'la İsviçre'deki Quatre-Cantons Gölü yakınlarında, üstü açık bir Bugatti kullanırken geçirdiği ve hayatına mal olan trafik kazasına kadar Belçika Kraliçesi olmasıdır. Aynı zamanda Claude, Belges Bulvarı ve Félix Jacquier Sokağı'nın köşesi’nde bu kazayı yaşamıştır. Félix Jacquier, şehrin ilk bankacılarından biri ve 1858'den 1867'ye kadar Lyon'un kamusal bakımevlerinin başkanıymış. Giraud şöyle ifade ediyor durumu: «Bu nedenle farkında olmadan Claude'un acil servise gelişine eşlik etti. Damned, bu şehirde her şey tıkır tıkır işliyor. Claude bir kraliçenin ayaklarına ve bir bankerin ellerine düştü. Lyon'un tüm semtleri aynı hikâyeyi anlatmıyor.» diyor. (S.141).
Bir diğer ilginç durum ise Claude ile kazanın içinde kendini bulan 23 yaşında olan genç delikanlı Denis R.’dir. Stajyer öğretmenlik yaptığı okuldan çıkarken aniden Citroen 2CV'yi babasına geri getirmek istemesiyle o da kendini olayın içinde buluyor. Giraud daha sonra onunla tanışıyor. Asıl ilginç olan ise o da müzisyen, bir müzik grubu var ve Claude’un dinlediği müzikleri seviyor ve kazadan sonra birkaç melankolik CD kaydediyor. Bunlardan birinde "Pardon" adlı bir şarkısı bulunuyor. Yazar şüpheyle de olsa, olayla ilgisi olduğunu düşünerek bu şarkıyı yaptığını düşünüyor.
«Başımıza bir trajedi geldiğinde,» diye yazar, «yoldan dönüp oraya musallat olarak yeniden inşaya geçeriz. Her hareketin, her kararın kaynağını anlamak isteriz. Yüz kere geri sararız. Sebep-sonuç ilişkisi konusunda uzmanlaşırız. İzini sürer, parçalara ayırır, otopsi yaparız. İnsan doğasına dair her şeyi ve olayları meydana getiren mahrem ve kolektif güçlerin hepsini bilmek isteriz. Sosyolog, polis ya da yazar, bilemeyiz, saçmalarız, istatistiklerde bir rakam olmayı, büyük resimde bir virgül olmayı anlamak isteriz. Oysaki kendimizi bunca zaman eşsiz ve ölümsüz sanmışızdır.» (S. 16). Ancak yalnızca ayrı ayrı önemsiz görünen olayların talihsiz bir tesadüfü cevaptır.
Giraud, kaderin raydan çıkmaması için yeterli olabilecek küçük dokunuşları tek tek düşünmeden edememiştir. Trajediden yirmi yıl sonra öfke ve isyan dalgaları yerini nostaljinin sakin sularına bırakmıştır; kayıp mutluluğun kalıcı ışığı, hüzünle damgalanmış bu sayfalarda yavaşça parlamaktadır. Böylece bu duygusal ve naif bir melankoliyle işlenmiş anlatı boyunca, yazarın yanında nefesimizi tutuyoruz; yazar bir anlığına kaderi durdurmayı hayal ediyor ve böylece onun acımasız ve geri dönülemez gerçekliğiyle yüzleşmeye devam etme gücünü onunla buluyoruz.
Evet, bu hassas iç hesaplaşma, ona 2022 Goncourt Ödülü’nü kazandırdı. 7 yaşındaki küçük Théo’nun annesi olan Giraud, Claude hayatını kaybettiğinde sadece 36 yaşındaydı ve geleceğe dair pek çok planı vardı. Çift, yeni bir ev satın almıştı; ne var ki Claude bu evde asla yaşayamadı. Satış sözleşmesinin imzalanmasından sonra gelmesi gereken mutluluk, kazayla, taşınmayla ve cenaze işlemleriyle yer değiştirdi. Yazar, filmin sonunu ne yazık ki önceden bildiği bu olayı yeniden canlandırmayı seçmiş; fakat buna rağmen bir mantık bulamıyor. Olayları yeterli bir mesafeyle aktarırken, sahneler yine de yirmi yıllık anlaşılmazlık ve acı atmosferiyle sarılmış durumda. Goncourt Ödülü ile ilgili sorun şudur ki, çoğu zaman sizi başta okumayı planlamadığınız kitapları okumaya yönlendirir; bu yüzden kendimi, belki de istemeden, yanımda oturan bir kadının bir anda hayatındaki trajediyi anlatmaya başlamasına tanık olmuş gibi hissettim :) Üstelik, sevilen birini kaybetmek ve yakınların çok erken ayrılmasını kabullenmekte yaşanan zorluk, pek çok okuyucuda derin duygular uyandıracak evrensel temalar. Bu nedenle, Giraud’nun kaderi bir kez daha altüst etmeye çalıştığı bu samimi iç hesaplaşmadan pek çok kişinin etkileneceğinden en ufak bir kuşkum yok. Ve tabii ki, "Eğer…" sorusu hep zihnimizde yankılanmaya devam edecek. Bilinmeyen Şiir