Oblomov ile vedalaştığımda içimde burukluk kaldı.. sanki uzun süredir aynı odada yaşadığım birini, ağır ağır soluyuşunu dinlediğim birini geride bırakmışım gibi. Eser yalnızca tembellik üzerine yazılmış bir hikâye değildi, insanın eylemsizlikle kurduğu o tehlikeli, konforlu ve yıkıcı ilişkiye dair derin bir ruh çözümlemesiydi aynı zamanda.
Oblomov'un kendine örmüş olduğu kozasından çıkmak istememesi, tembellikten ziyade varoluştan bir kaçış hâliydi. Hayatın sorumlulukları, olaylar sonucunda karar verme zorunlulukları, değişim ihtimali gibi durumlar onu felç edecek noktaya itiyor hâldeydi. Düşünmesi, hayal kurması, plan yapması eyleme geçmeyeceğini bile bile üzerindeki sorumluluk hissini azaltmak adına tercih ettiği yöntemdi daima. İşin trajik yanı ise yapabileceklerinin, kendisinde olan potansiyelin farkında olmasıydı. Özellikle ona en yakın olan iki insan tarafından bu potansiyeli hatırlatıldıkça yaşama belirtisi gösterse bile, yine aynı döngüde, kendi kozasına dönüp aynı ağları örmeye devam ediyordu Oblomov. Eylemsizliğin arkasına saklanmış bir korku.. yapamamaktan değil; yaparsa incinmekten korkuyordu. Pek çokları gibi. Bir bakıma bu yüzden Oblomovluk diye bir kavram dahi oluşmuş hâlde.
Okurken zaman zaman onu sinir bozucu bulsak da içtenliğine ve kırılganlığına kayıtsız kalmak mümkün değil.. çocukluğunun güvenli, yumuşak dünyası olan Oblomovka, onun için bir sığınak halinde. Gerçek hayatın sertliği yerine zihnindeki o güvenli alanı seçmesi bilinçli bir isyan değil, yavaş bir çözülüştü. Sessizce yitip gitmeyi, silinmeyi tercih etti adeta..
Olga ile kurduğu ilişki, romanın en canlı, aynı zamanda en hüzünlü damarını oluşturuyordu. Cılız bir kalbin yaşama tutunmak için acele atışlarını anımsattı bana. Sevme kapasitesi vardı, hatta derinden de sevebiliyordu. Fakat sevginin gerektirdiği dönüşümü göze alamıyordu. Değişmek, risk almak, konfor alanını terk etmek.. işte tam burada geri çekildi hayattan. Oblomov’un trajedisi, kötü veya kararsız biri olması değil, cesaretsiz oluşuydu. Pek çokları gibi. Denemedi bile. "Deneseydi keşke.." deyip durur hâlde buldum kendimi kitabı okurken.
Stolz karakteri ise tam karşı uçtu. Hareket, disiplin, başarı. Ama insan sadece üretmekten mi ibaret? Oblomov’un edilgenliği ile Stolz’un aktifliği arasında kalmış bir dünya var kitapta. Ah Oblomov da bir adım atabilseydi o hayata. Ama Olga'nın da dediği gibi:
“Önce seni diriltmeyi, benim için biraz daha yaşamanı sağlamayı düşündüm hep. Oysa uzun zaman önce ölmüşsün. Bu hatayı yapacağımı öngöremedim. Hep bekledim, hep umdum.. Şimdiyse olanlara bak!”
Hepimizin içinde bir miktar Oblomov'luk olduğu gibi, Olga'lık da var bence. Şahsen, kendi Olga yanımın sızladığını hissettim eseri okurken. Ve aklımda canım Oğuz Atay 'ın "İfade edemediğim bir eksiklik hissi var içimde, sanki her şey başka türlü olabilirdi..” cümlesi yankılandı durdu.
Ah be Oblomov. Ah be Oblomov'lar.