·148 syf.··Beğendi
···Okunma: 23 Şubat 2026 00:00 "AĞAÇ GÖLGESİ"
"Annenizin bitmek bilmeyen ısrarlarıyla bir huzurevine, neredeyse hiç tanımadığınız anneannenizi ziyarete gidiyorsunuz. Loş koridorlar, ağır yemek kokuları ve kilitli kapıların ardında sizi bekleyen geçmiş, hafızanızda bir anıdan çok, tekinsiz bir rüya gibi beliriyor. Çocukluğunuzun saklambaç oyunlarında yakalandığınız o an, anneannenizin parfümlü dolabının karanlığı, hiç bitmeyen bir kovalamacanın başlangıcı mıydı?"
Edebiyatın en büyülü yanlarından biri, bir kitabı kapatıp gerçek hayata döndüğümüzde, karakterlerin hâlâ içimizde bir yerde yaşamaya devam etmesidir. Kitap bize, tam olarak böyle bir deneyim sunuyor. On üç öykü, on üç farklı dünya, ama hepsi aynı derinlikte buluşan, insan ruhunun karanlık ve aydınlık dehlizlerinde dolaştıran metinler. Yazarın öykülerinde mekân, sadece bir fon değil; âdeta bir karakter. Ancak bu karakter, çoğu zaman tekinsiz, sinsi ve yutucu.
"Delik" öyküsünde Nil'in bahçesinde açılan o boşluk, aslında modern insanın içine düştüğü varoluşsal krizin fiziksel bir tezahürü. Evin temeline doğru ilerleyen bu delik, evliliğin temelindeki çatlakları, geçmişin bastırılmış sırlarını ve güvenli sandığımız alanların aslında ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor. Nil'in eşinin bu deliği örtbas etme çabası ise, toplumun kadınların kaygılarını görmezden gelme, onları "histerik" ya da "fazla düşünen" olarak etiketleme alışkanlığının ta kendisi.
Kitabın en dikkat çekici yanı, kadınlık hallerini tek bir potada eritmemesi. "Puset" öyküsü, bir annenin kent trafiğinde yabancı bir adamın "yardımseverliği" ile sınanmasını anlatırken, aslında kamusal alanda kadın bedenine yönelen o rahatsız edici tecavüzü (fiziksel olmasa bile psikolojik anlamda) gözler önüne seriyor. Puset, bir çocuk taşıma aracı olmaktan çıkıp, anneliğin getirdiği görünürlük ve savunmasızlığın sembolüne dönüşüyor. Adamın yardımı, bir tehdidin örtüsü; kentin kaosu ise bu tehdidi meşrulaştıran bir arka plan.
"Anneannemin Kemikleri" ise bu kuşatılmışlığı zamana yayıyor. Huzurevi gibi "unutulmaya" terk edilmiş bir mekânda, sevgi ve şiddetin iç içe geçtiği aile bağlarını sorguluyor. Bu öykü, geçmişin kemiklerini sayıklarken, aslında bugünün kadınlarının sırtına yüklenen görünmez mirası da ifşa ediyor: Annelerimizden, anneannelerimizden devraldığımız sessiz çığlıklar, bastırılmış öfkeler ve "sinek gibi eritilmiş" hayatlar.
Yazarın yaptığı şey, aslında edebiyatın en zor işlerinden biri: Gündelik olanın içindeki derin korkuyu yakalamak. Bir bahçedeki delik, bir yabancının uzattığı el, bir huzurevinin loş koridorları... Bunlar, çağdaş kadının sınıf çatışmaları, tür ayrımcılığı ve kent yalnızlığıyla örülü hayatında birer düğüm noktası.
Ağaç Gölgesi'nde asıl mesele, ağacın gölgesinde saklanan değil; o gölgenin altında büyüyen, kök salan ve sonunda toprağı yarıp çıkan o isyan damarı. Yazar, öykülerini birer kazı alanına dönüştürüyor. Kazılan şey toprak değil; görünmez olmaya zorlanmış kadınlık hallerinin üzerini örten sessizlik tabakası. Ve bu kazı sonucunda ortaya çıkan, her birimizin içinde bir yerlerde açılan o deliğe düşme korkusuyla yüzleşmemiz oluyor.
Özellikle kadın karakterler üzerinden ilerleyen öykülerde, sevginin bellekte bıraktığı izler daha da derinleşiyor. Anneanneler, anneler, eşler, kız çocukları... Her biri, sevginin farklı bir yüzünü temsil ederken, aynı zamanda sevgisizliğin açtığı yaralarla da baş etmeye çalışıyor. Cemre Öğün, bu karakterler üzerinden toplumsal cinsiyet eşitliği, kent ve kırsal yaşamın yarattığı psikolojik gerilim, sınıf çatışmaları gibi güncel konuları da ustalıkla işliyor.
Ağaç Gölgesi, sevginin ve sevgisizliğin bellekte bıraktığı izleri, aile bağlarının karmaşık ve boğucu doğasını, kadın ruhunun kuşatılmışlığını derinlikli bir şekilde işleyen bir ilk kitap. Cemre Öğün, öyküleriyle okurunu, kendi hayatındaki "kemikleşmiş" acılarla yüzleşmeye, belki de ilk kez o soruyu sormaya davet ediyor: "Beni seviyor musun?"
Ve belki de asıl mesele, bu sorunun cevabını bulmak değil; onu sormaya cesaret edebilmektir.
Kitapla Kalın.