Gönderi

Batı ve Sömürü Eleştirisi
8/10
·176 syf.··
2026 2. kitabı
·
2157 günde okudu
·
Okunma: 26 Şubat 2026 08:30
Kitabın ilk sayfalarında eski çağlardaki yaşam ritüellerinin günümüzde yerini neye bıraktığına değinilmiş, tarihsel bir analiz yöntemiyle sömürgecilik anlayışının nasıl ve hangi şartlar altında ortaya çıktığına değinilmiştir. Sömürgecilik, en basit tanımı ile sömürü; iktisadi kaynaklara el koyma çabası olarak nitelendirilmiştir. Yazar bu tanıma ek olarak iktisadi, biyolojik, psikolojik, dinî, kültürel alanlardaki sömürü biçimlerine de dikkat çekmiştir. Batı’nın üstün medeniyet söylemi altındaki sömürgeci zihniyeti ve sebep-sonuç diyalektiği ortaya konmuş, Batı’nın maskesinin altındaki şeytani suretinin bir bacağı olan sömürü meselesi her boyutu ile ifşa edilmeye çalışılmıştır. Sömürü meselesine tarihsel süreç içerisinde baktığımız zaman Batı sömürüye kendi coğrafyasından başlamış ve günümüzde gözünü bütün dünyaya dikecek açgözlülüğe ulaşmıştır. 14. yy’da Avrupa’da büyük kıtlıklar yaşanmış, 1318’de İrlanda’da insanlar mezarları yağmalayacak düzeye gelmiş, sadece kıtlık sebebiyle değil canilikten dolayı da (genç kalmak, işkence vb.) küçük çocuklar ya da kadınlar katledilmiştir. (Thomas Hobbes bu durumu “Homo homini lupus”, yani “İnsan insanın kurdudur.” diyerek açıklamıştır. Bu söz edebiyattaki tevriye (çift anlamlılık) meselesi için güzel bir örnektir. Hobbes burada hem insanlığın bencilliğine hem de gerçek bir olaya atıf yapmıştır.) Bugün ise aynı neslin torunlarına baktığımızda, kendini çağdaş ve modern olarak sunup aynı zamanda ada satın alıp orada bebeklerin kanını içerek ve çocuk istismarı ile genç kalmaya çalışacak kadar vahşete düştüklerini görüyoruz (bkz. Epstein olayı). Para kazandıracak her yol ve düşünceyi mübahlaştıran Batı zihniyeti (kapitalizm), sanayi devriminin güzellemesini yapma adına bu devrimin zengin insanlardan çok orta ve alt tabaka insanlara faydası dokunduğunu dile getirmiştir. Zengin insanların hayatlarında ciddi değişiklikler olmadığını, ancak orta ve alt gelire sahip kesimin seri üretim tezgâhında çıkan maddeye daha kolay ulaşabileceğini ifade etmiştir. Yazar bu düşünceyi ciddi bir şekilde eleştirir ve sanayileşme ile insanların emek sömürüsünün ne düzeyde arttığını sayılarla ifade eder. Bu konu özelinde yazılmış olan, kapitalizmin eleştirisini ampirik bir çözümleme ile ele alan “Tembellik Hakkı” kitabına benzer bir yapısı vardır (36-40). Bir diğer taraftan Batı her şeyi altın için yaparken, Türk dünyasının iktisadi teşkilatı olan Ahilik anlayışı insanı, doğayı, canı yani kâinatı yaratıcının bir sureti olarak görmüş ve daha etik ve ahlaki politikalar izlemiştir. Yazar bu durumu “fenafillah olmak” olarak ifade etmiştir. (Fenâfîllah (Fenâ fi’llâh), tasavvufta kişinin benliğini, nefsini ve “ben” duygusunu Allah’ta yok etmesi anlamına gelir.) Yani Ahilik anlayışı gereği Türk dünyası maddeye ve dünyevi hazlara önem vermemiş, yaratıcı ile bütünleşmiştir. Avrupa, temeli maddeye ulaşmaya dayanan ahlak anlayışını bugün dünyaya medeniyet ve çağdaşlık söylemleri ile bir yaşam biçimi olarak pazarlamaya çalışmaktadır. Batı dünyasında ise bütün bu katliamlarda din (Hristiyanlık) araç olarak kullanılmış, sömürgeciler dinden, din de sömürüden beslenmiştir. Avrupa bunları yaparken kendini haklı çıkarmak için Batılı olmayan herkesi “barbar” olarak görmüş ve bu kavrama aşağılayıcı anlamlar yüklemiştir (63). [Kızılderili, kendisinden toprak almak isteyen Avrupalı’ya “Doğa bizim değil” diyerek doğaya verdiği kutsiyeti dile getirmiştir (66-67). (Sayfa 70’te nüfus karşılaştırmaları ile ne kadar yerlinin öldürüldüğü ortaya konmuştur. O gün dünya nüfusunun neredeyse dörtte biri katledilmiştir. Sayfa 72’de esir fiyatları verilmiş, işkence yöntemleri ve bunu eğlenceye dönüştürme biçimleri paylaşılmıştır.)] Katliam ve sömürünün bir diğer yüzü de Afrika’da görülmüştür. Zencilerle yapılan köle ticareti, katliamlar, zor şartlar altında çalıştırılmalar ve ötekileştirmeler günümüz Amerika’sında da devam etmektedir. Bu ayrımcılık yalnızca zihinsel düzende değil, somut olarak da varlığını sürdürmektedir. George Floyd ve nice benzer olay göz önüne alınınca, köleliğin kaldırılmasının insan hayatında bir değişiklik yaratmadığı, sömürünün durmasına yol açmadığı ortadadır. Bu sebeple kapitalist dünyada “kölelik kaldırıldı” yerine “biçim değiştirdi” demek daha yerinde olacaktır. (Bkz. youtube.com/shorts/qOIfH2fn4po) Yazar, küreselleşme meselesine sömürünün meşrulaştırıcı bir söylemi olarak yaklaşmış ve küreselleşme kavramını kültürel açıdan çeşitliliği azaltıp dünyayı tek tipleştiren Amerika’nın kendi kültürünü dünyaya dayatma çabası olarak ele almıştır. Amerika, “cultural negotiation”a (postkolonyal teori bağlamında Homi Bhabha, kimlik bağlamında Stuart Mill referanslardır) fırsat vermeden, yani doğal bir süreç olarak değil de dayatma yoluyla yeni bir sömürü yöntemi olarak küreselleşme meselesine yaklaşmıştır. Bu yaklaşım kavrama daha derinlikli bir anlam katmış ve küreselleşme meselesinin görünenin ardındaki gerçekliğini ortaya koymuştur. Yazar “cultural negotiation” (doğal süreç içerisinde gelişen) meselesini eleştiren bir yaklaşım sunmamıştır; burada eleştirilen detay, kültürel sömürü ya da dayatma ile ilişkilendirilmesi olmuştur. Bu konuda Türkiye’de kültür politikalarının Batı dünyası karşısında kendini acziyet içinde gören ve aşağılık kompleksine yakalanmış aydın ve politikacıların elinde belirdiğini ifade etmiştir (104). Ülkemizdeki kültür politikalarının acilen kendine güvenen, millî kültürünü özümsemiş, bunlara ilave olarak diğer medeniyetleri de anlayabilmiş kadrolar tarafından belirlenmesi gerektiğini ifade etmiştir (104). “Millî kültürümüze, yabancı kültürler karşısında bağımsız ve itibarlı bir şahsiyet kazandırmalı; birinci ve en önemli şart olarak bu kültürü çağdaş standartlar karşısında değerlendirebilecek insanlar yetiştirmeli; bu insanlardan meydana gelen araştırma ve eğitim müesseselerine her türlü resmî ve özel imkânı sağlamalı; bunları yaparken de modern insanın kültürel ihtiyaçlarına cevap vermek durumunda olduğumuzu hiçbir zaman akıldan çıkarmamalıyız.” (sf. 106) Yazar, sömürgeciliği tüketim meselesi bağlamında ele almış ve yaşıyor olduğumuz postmodern dönemin en temeline konumlanan tüketim meselesini de sömürünün bir aracı olarak değerlendirmiştir. Bu dönemde oluşturulan “tüketim toplumu” (bkz. J. Baudrillard), ihtiyaca yönelik olan ve buna göre şekillenen geleneksel kalıcılığın yerine “moda” kavramıyla geçici bir kültür oluşumuna geçildiğini ifade etmiştir. Bu sayede topluma yapay ihtiyaçlar sunulmuş ve üretim araçlarını elinde bulunduran burjuva kapitali artarken insanlık daha da yoksullaştırılmıştır. Kültür, kalıcı olmak için değil, tüketilmek için üretilen bir şey olmuştur. “Kültür endüstrisi” kavramı (bkz. Theodor W. Adorno ve Max Horkheimer) bu ifadelerin ispatı niteliğindedir. Tüketim meselesi insan hayatının temeline işlemiş ve kimliğin belirleyici unsurlarından biri hâline gelmiştir. Yazarın ifadesine göre kültür, basit anlamda ihtiyaç tatmini ile açıklanmanın ötesine geçmiştir. Özetle tüketim, kimlik üzerinde belirleyici bir hâl almıştır. Tüketimin geçiciliği sanata da sirayet etmiştir. Günümüz şarkılarına bakınca, içi boş, anlamsız ritimlerden oluşan, sadece bir süre tüketilmek için var olan, bu yolla sadece kapitalin artırılması amaçlanan (bkz.youtube.com/watch?v=1tppzgR...) ve yok olmaya mahkûm bir müzik-sanat anlayışı doğmuştur. Yine de bu konuda sanatın asıl işlevinden koptuğunu, sorunları dile getiren politik ya da anlam boyutunun ortadan kalktığını söylemek haksızlık olur. Ülkemizde bu hususun ise en büyük ispatı tutuklanan sanatçılardır, diyebilirim. Tüketim meselesi öyle bir noktaya gelmiştir ki, ihtiyaca göre şekillenen bir şeyden ziyade hazza ulaşmanın bir aracına dönüşmüştür. Bocock’a göre (sf. 144) “Arzular kısmen kültürel uygulamalara göre şekillenir.” Postmodern dönemin tüketim anlayışı, modern dönemin kitle üretim anlayışının sonucudur. Tüketim, kutsal ve kutsal olmayan olarak ikiye ayrılır. McDonald’s’ta yenilen bir hamburger yalnızca açlık ihtiyacını giderme eylemi değil, aynı zamanda kutsal tüketimin bir örneğidir. Burada adeta büyülenmiş tüketiciler söz konusudur. Konuyu toparlama adına sömürü meselesi ile ilgili son sözlerimizi söyleyecek olursak, günümüzde kültür ve din sömürüsünün iktisadi sömürünün önüne geçtiğini söyleyebiliriz. Bu sömürü çok uluslu şirketler tarafından yapılmaktadır ve her ne kadar bu şirketlerin dili, dini, bayrağı yok dense de şirketlerin kazançları anayurtlarına akmaktadır. Bu durum her ne kadar “yabancı sermaye yatırımı” söylemi ile meşrulaştırılmaya çalışılsa da bu, alenen yeni sömürgecilik hareketidir. Gücün tesisinde her zaman zor kullanılmaz. Güç; ikna ve rıza temininde kullanılır. Mecbur bırakma da bir çeşit sömürüdür. Günümüzde işverenler genellikle çalışan seçerken evli olmalarını, yani dolaylı yoldan düzenli bir sabit gelire mecbur olmalarını tercih edilme noktasında bir kriter olarak değerlendirmektedir. Çünkü mecburiyetleri olan insanların sömürülmeleri daha olağandır. Sonuç olarak unutulmamalıdır ki sömürgeci devletler, kendilerine av olarak gördükleri toprakların sadece altında bulunan zenginlikleri değil, bir bütün olarak coğrafyaya ait olan her şeyi sömürürler. İnsanların can, emek, toprak, doğa, tarih, kültür gibi değerlerini bütün olarak sömürür, yok ederler. Yok edilen gerçek tarih yerine uydurulmuş tarih, sermayeye hizmet edecek kültürel altyapı ve gelişmişlik(!) hayali topluma dayatılır. Etik değer ve ahlak gibi kavramlar da yine sermayenin artırılmasına hizmet edecek şekilde biçimlendirilir. Bu kitabı okuduktan sonra kazanılacak olan farkındalıkla mevcut sisteme tepki niteliğinde üretim ve tüketim noktasında topluma karşı kendi tavrını ortaya koyan, mevcut dayatmalara entelektüel (bkz. Edward Said) bir başkaldırı ile kulak asmayan, kendi tercihlerini yapan ve bu yolla demokrasiye katkı sağlayan bireyler olabilmemiz temennisiyle… “Batı’nın yarattığı medeniyet ve onun hayranı olan tüketici toplumuna karşı aydınlara düşen vazife put kırıcı olmaktır.”
Sosyoloji
MatemTaner Tatar · Phoenix Yayınları · 201829 okunma
·
89 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.