Kitabın ilk sayfalarında eski çağlardaki yaşam ritüellerinin günümüzde yerini neye bıraktığına değinilmiş, tarihsel bir analiz yöntemiyle sömürgecilik anlayışının nasıl ve hangi şartlar altında ortaya çıktığına değinilmiştir. Sömürgecilik, en basit tanımı ile sömürü; iktisadi kaynaklara el koyma çabası olarak nitelendirilmiştir. Yazar bu tanıma ek olarak iktisadi, biyolojik, psikolojik, dinî, kültürel alanlardaki sömürü biçimlerine de dikkat çekmiştir. Batı’nın üstün medeniyet söylemi altındaki sömürgeci zihniyeti ve sebep-sonuç diyalektiği ortaya konmuş, Batı’nın maskesinin altındaki şeytani suretinin bir bacağı olan sömürü meselesi her boyutu ile ifşa edilmeye çalışılmıştır.
Sömürü meselesine tarihsel süreç içerisinde baktığımız zaman Batı sömürüye kendi coğrafyasından başlamış ve günümüzde gözünü bütün dünyaya dikecek açgözlülüğe ulaşmıştır. 14. yy’da Avrupa’da büyük kıtlıklar yaşanmış, 1318’de İrlanda’da insanlar mezarları yağmalayacak düzeye gelmiş, sadece kıtlık sebebiyle değil canilikten dolayı da (genç kalmak, işkence vb.) küçük çocuklar ya da kadınlar katledilmiştir. (Thomas Hobbes bu durumu “Homo homini lupus”, yani “İnsan insanın kurdudur.” diyerek açıklamıştır. Bu söz edebiyattaki tevriye (çift anlamlılık) meselesi için güzel bir örnektir. Hobbes burada hem insanlığın bencilliğine hem de gerçek bir olaya atıf yapmıştır.) Bugün ise aynı neslin torunlarına baktığımızda, kendini çağdaş ve modern olarak sunup aynı zamanda ada satın alıp orada bebeklerin kanını içerek ve çocuk istismarı ile genç kalmaya çalışacak kadar vahşete düştüklerini görüyoruz (bkz. Epstein olayı).
Para kazandıracak her yol ve düşünceyi mübahlaştıran Batı zihniyeti (kapitalizm), sanayi devriminin güzellemesini yapma adına bu devrimin zengin insanlardan çok orta ve alt tabaka insanlara