Görülmeyen Koleksiyon
Adam kör olmuş ama haberi yok. Ailesi paha biçilemez koleksiyonu ekmek parasına satmış, yerine boş kağıtlar koymuş. Bizimki de o boş sayfalara bakıp Rembrandt falan anlatıyor, sanat aşkı diye sayıklıyor. Antikacı da bu dramın ortasında kalmış, bozuntuya vermeden "Vay ne güzel çizgi" diye alkış tutuyor. Resmen şunu diyor Zweig, hayat o kadar leş ki bazen uyanık kalmak yerine koca bir yalanın içinde uyumak en mantıklısı. 1920'lerin Almanyası'nda enflasyon milleti öyle bir çarpmış ki adamın hayal dünyası cüzdanından daha değerli kalmış.
Sahaf Mendel
Viyana'nın göbeğinde bir kafede dünyadan bihaber yaşayan bu adam resmen Google'ın ilk versiyonu gibi takılıyor. Her kitabı, her baskıyı ezbere biliyor ama savaş çıkınca "Ben sadece kitap okuyorum" demek kurtarmıyor. Adamı casus sanıp toplama kampına atıyorlar, döndüğünde o muazzam hafızadan geriye sadece bir enkaz kalıyor. Dünya yanarken kendi entelektüel balonunda yaşama lüksün yok işte, sistem eninde sonunda o balonu patlatıyor. Mendel ölürken aslında koca bir kültürün de fişini çekmiş oluyorlar, biz de arkasından bakıp "Vah vah ne hafızaydı" diyoruz.
Unutulmayacak Bir İnsan
Herkesin bir makam mevki peşinde koştuğu dünyada Anton diye bir tip çıkıp geliyor ve "Ben hiçbir şeyim" diyerek hepimize nanik yapıyor. Adamın evi yok, tapusu yok, hırsı yok ama nerede bir dert varsa orada bitiyor. Sanki evrenin ücretsiz teknik servis elemanı gibi takılıyor. Zweig bu karakterle resmen bizim mülkiyet takıntımızla dalga geçiyor. Milyarlık adamları unutuyoruz da bu "hiç kimse" olan adam zihnimizde en kral köşeye kuruluyor. Meğer en büyük lüks hiçbir şeye sahip olmayıp her şeye yetebilmekmiş, tabii biz bu egoyla o seviyeye biraz zor çıkarız. Sahaf MendelStefan Zweig