Bazı yazarlar vardır; tek bir eserle hatırlanırlar. Oysa biraz yaklaştığınızda, o ismin arkasında koca bir edebiyat evreni saklıdır.
Prosper Mérimée -Mozaik: Toplu Öyküler kitabı benim için yazar ile çok güzel bir tanışma kitabı oldu. Biraz araştırdığımda çoğu okurun onu önce Carmen kitabı ile tanıdığını gördüm. Ve bu kitabın Georges Bizet tarafından operaya uyarlandığını öğrendim. Benim içinse bu derleme, Prosper Mérimée’yi yalnızca “Carmen’in yazarı” olmaktan çıkarıp çok daha katmanlı bir öykücü olarak tanımamı sağladı.
Kitap, 1833 tarihli Mosaïque’ten hareketle hazırlanmış ve gerçekten adının hakkını veriyor. Her öykü ayrı bir taş gibi; tek başına güçlü ama yan yana geldiklerinde çok daha anlamlı bir bütün oluşturuyor. Prosper Mérimée genelde romantik dönem içinde anılıyor ama metinlerinde beklediğiniz türden bir duygusal taşkınlık bulunmuyor. Aynı çağda yaşamış Victor Hugo gibi coşkulu bir anlatım yerine; daha mesafeli, daha kontrollü ve yer yer ironik bir ton kullanıyor. Olayları dramatize etmiyor, büyütmüyor — sadece gösteriyor. Ve bu sakinlik, finalde daha sert bir etki bırakıyor.
Örneğin “Mateo Falcone”da onur kavramı öyle keskin bir yerden sınanıyor ki, son sayfada bir an durup düşünüyorsunuz. “Tamango”da ise köle ticareti üzerinden uygarlık söyleminin arkasındaki çelişkiler çok net hissediliyor. “XI. Charles’ın Nişanı” öyküsünde; tarihsel atmosferle kader duygusunu iç içe geçirirken mistik bir gölge bırakıyor ama asla abartıya kaçmıyor.
“Etrüsk Vazosu” ve “Trictrac Oyunu”nda ise kıskançlık, gurur ve sahip olma arzusu merkezde. Mérimée aşkı romantik bir yücelik olarak değil; çoğu zaman egonun gölgesinde bir çatışma alanı olarak ele alıyor. Karakterler genelde toplumun sınırında: haydutlar, askerler, kumarbazlar, gururlu aristokratlar… Ve hepsinin ortak noktası şu: zaafları.
Bence bu kitabın en güçlü yanı şu: hiçbir öykü eksik hissettirmiyor. Parçaları birleştirmeye çalışmıyorsunuz; her biri kendi içinde tamamlanmış. Ama bittiğinde geriye dönüp baktığınızda, insan doğasının farklı yüzlerini gösteren bütünlüklü bir tablo görüyorsunuz.
Kısa ama yoğun. Sade ama keskin.
Ve en önemlisi, etkisi geçmeyen öyküler.
Şimdi size sorayım:
Kısa ama sert bitişli öyküler mi, yoksa uzun ve yavaş ilerleyen romanlar mı? Hangisi sizi daha çok etkiliyor?
Fihrist Kitap kitaptan çıkan bu güzek kitabı Gönül Tuğba ile okuduk. :)