·112 syf.····Okunma: 04 Mart 2026 11:33 O kadar ağır bir kitap idi ki aşırı fazla zamanımı aldı. Hoşuma hiç gitmedi kimseye tavsiye etmem. Kitabın içi cevher gibi idi 80 sayfanın içine hazine gömmüş ama toprak değil demiri kazmak gibiydi yeminle.
Yapay zekâ kullandım incelemeyi anlatmak için şimdi şu şekilde :
Mış Gibi Yapma Sanatı ve Etiket Dini
Romanın kahramanları Jérôme ve Sylvie, aslında hiçbir şey olmak istemezler; sadece her şeye sahip olmak isterler. Onlar, günümüzün "old money" (eski zengin) estetiğine özenen, ama ay sonunu zor getiren kitlelerin 1960'lardaki prototipleridir. En büyük fantezileri, paraya doyup parayı umursamıyor gibi yapmaktır:
> "Zenginliklerini unutacaklardı, bileceklerdi zenginlikleriyle gösteriş yapmamayı. Övünmeyeceklerdi bununla."
>
Ne kadar tanıdık, değil mi? Marka logosu görünmeyen ama binlerce lira eden o "sade" tişörtleri giyme arzumuzun birebir aynısı. Ancak gerçeklik çok daha acımasız ve komiktir. Bir tarz yaratmaya çalışırken düştükleri durum tam bir fiyaskodur:
> "...İngiltere'ye yeni gelmiş, çok düşük maaşlı bir göçmenin son derece Avrupalı karikatürünü andırdı."
>
Estetik, kültür, sanat dedikleri her şey, aslında etiketlerin arkasına saklanmış bir görgüsüzlükten ibarettir:
> "Lüks adını verdikleri olguda asıl sevdikleri, bu lüksün ardında yatan paradan başkası değildi çok kez."
> "Zenginlik belirtilerine kaptırmışlardı kendilerini; yaşamdan önce zenginliği seviyorlardı."
>
35 Metrekarelik Şato ve "Hak Etme" Yanılgısı
Bugün hepimizin içini kemiren o "ben en iyisine layığım" kibrini Perec tek bir cümleyle özetler:
> "Sahip olmaya layık olduklarından başka şeyleri yoktu."
>
Mükemmel hayatlar, Chesterfield divanlar, ipek gömlekler düşlerler ama uyandıkları yer 35 metrekarelik döküntü bir dairedir. Sahip olamadıkları o lüks, hayatı yaşanmaz kılar. Yaşadıkları sıkıntı varoluşsal bir sancı değil, düpedüz vitrinde kalmış o pahalı ceketi alamamanın yarattığı şımarıkça bir krizdir. O kadar çaresizlerdir ki, bir eşyaya sahip olmanın onlara "sonsuzluk" vereceğine inanırlar. Fakat en ufak bir sarsıntıda kurdukları o sahte cennet başlarına yıkılır:
> "...zavallı, kırılgan bir nesne, onları şiddetle, varoluşlarındaki, öykülerindeki en belirsiz, en tehlikeli yana gönderen basit bir soluklanma anı olup çıkıyordu."
>
Dergilerin (ve Sosyal Medyanın) Vaat Ettiği Sahte Cennet
Jérôme ve Sylvie'nin döneminde Instagram ya da influencer'lar yoktu; onların beynini yıkayan şey L'Express dergisiydi. Sistemden nefret ettiklerini, çok zeki ve entelektüel olduklarını iddia ederken, aslında sistemin onlara uzattığı her tüketim havucunu büyük bir iştahla kemirirler:
> "Zevklerinin, isteklerinin daha doğru yansımasını nerede bulabilirlerdi? Genç değil miydiler? Belli bir ölçüde varlıklı değil miydiler? Express onlara her türlü konfor işaretini sunuyordu: kocaman banyo havluları, parlak ifşaatlar, moda olan plajlar..."
>
Bugün ekrana bakıp iç geçirdiğimiz tatil fotoğrafları, o "mutlaka gitmeniz gereken 5 mekan" listeleri, onların dergilerde okuduğu şeylerin birebir aynısıdır. Bize eksik olduğumuzu hissettirip, çözümü satın almakta bulmamızı emreden o görünmez tiranlık:
> "...bu bir uygarlık yasasıydı, en uygun ifadesini genelde reklamlarda, dergilerde, vitrinlerde, sokaklarda... bulan apaçık bir veriydi."
>
Tüketimin Nihai Zaferi ve Tatsız Yemek
Sonunda tüm o "özgürlük", "bohem hayat", "sisteme karşı olma" palavraları çöker. Kaçtıkları Tunus çölünde kendi boşluklarıyla yüzleştikten sonra, yelkenleri suya indirirler. Sistemin tam göbeğine, kurumsal bir işe, maaşlı bir köleliğe "evet" derler. Sonunda istedikleri o eşyalara kavuşacaklardır:
> "Chesterfield divanlarına, İtalyan otomobillerinin koltukları gibi çizgili, doğal deriden yumuşak koltuklara... porselenleri, gümüş sofra takımları... olacaktı."
>
Çünkü asıl savaşacakları bir dış düşman yoktur; asıl düşman, kapitalizmin içlerine ektiği o bitmek bilmez tatminsizliktir:
> "Düşman görünmezdi. Ya da asıl onların içlerindeydi, onları çürütmüş, kangrenleştirmiş, mahvetmişti. Alemin maskarası olmuşlardı."
>
Ve popüler kültürün, gösteriş budalalığının o en acı, en muazzam finali birinci mevki bir tren vagonunda gerçekleşir. Artık her şeye sahip olmuşlardır. Gümüş takımlarla, armalı tabaklarla o çok istedikleri zenginlik masasına otururlar. Ama ruhlarını eşyalara satmanın bedeli ağırdır:
> "Ama önlerine getirilen yemek, doğrusunu söylemek gerekirse tatsız olacaktı."
>
Perec, eşyalarla kurduğumuz bu hastalıklı ilişkiyi yüzümüze çarparken bize tek bir gerçeği haykırır: Gösteriş kültürü seni sadece vitrinlerin önünde ağlayan bir çocuk değil, aynı zamanda en sevdiği yemeğin tadını alamayan bir ruhsuz yapar.