·304 syf.··Beğendi
···Okunma: 26 Şubat 2026 00:00 "ONU SEVDİĞİM ZAMANLAR"
"Kendini tamamen yalnız ya da karanlıkta hissettiğinde, varlığının yaydığı o muhteşem ışığı, keşke gösterebilseydim sana."
Bir geri gönderme merkezinin soğuk koridorlarında, kameralara yansıyan bir yüz... Ve o yüzün ardındaki suskunluk, yıllar öncesinden, çocukluktan gelen bir hikâyeyi fısıldıyor yazar kitabında bizlere.
Paris'ten Diyarbakır'a uzanan bu yolculukta;
Paris'te bir merkez müdiresi olan Eléonore'un, kameralardan fark ettiği "Suskun-84" kod adlı Türkiyeli Kürt göçmenle birlikte iki yalnızlığın, iki yaralı ruhun hikâyesini okuyor, bir coğrafyanın, bir halkın, bir dilin acısına tanıklık ediyoruz.
Kitap, bir bölüm Eléonore'un, bir bölüm Suskun 84'ün öyküsünü okuyarak ilerliyor. Bu iki ayrı anlatı, birbirinden bağımsız gibi görünse de aslında aynı acının, aynı yalnızlığın, aynı göçün farklı yansımaları.
Eléonore'un hikâyesi ise yıllar önce bir zaman diliminde karşısına çıkan Julien ile yaşadığı aşk ve bu duyguyla yaşamayı öğrenme çabasıyla başlıyor. Onu sevdiği zamanları özleyerek geçiren, bu eskimeyen duyguyla savaşırken iyice kabuğuna çekilen bir kadın Eléonore. Sert duruşunun ardında, geçmişte aldığı yaralar ve bitmeyen bir özlem var. Babası Ermeni, annesi Fransız olan Eléonore, kendini hep Fransız hissetmiş olsa da Suskun 84'ün hikâyesi onu kendi kökleriyle, kendi geçmişiyle yüzleştiriyor. Yazarın bir kadın karakterin iç dünyasını bu kadar güzel yansıtması gerçekten takdire değer. Eléonore'un duyguları, çelişkileri, korkuları ve umutları öyle içten anlatılmış ki, okurken onunla birlikte sorguluyoruz kendimizi.
Suskun 84 ise bambaşka etkiler bırakıyor insanda. Çocukluğunda yaşadıkları, 80'li yılların zor koşullarında büyüyen bir çocuğun tanıklıkları... O kadar hüzünlü, o kadar etkileyici ki... Sayfalar ilerledikçe onun acısını içimizde hissediyor, sessizliğinin ardındaki fırtınayı duyuyoruz.
Yazar, sadece iki karakterin hikâyesini anlatmıyor; 80'li yılların zor koşullarını, göç etmek zorunda kalan insanların çektiklerini de ele alıyor. Küçük bir çocuğun gözünden dönemin baskıcı ortamı, yasaklar, korkular, kayıplar... Ve tüm bunların insanları göçe, yersiz yurtsuzluğa sürükleyişi.
Eléonour'un geçmişiyle yüzleşmesi, Suskun 84'ün çocukluk acıları ve bu iki karakterin bir araya gelmesiyle yaşananlar gerçekten çok dokunaklı.
Kitapta iç içe ilerleyen hikâyelerin arasında en çarpıcı olanı hiç ise Kenan'ın hikâyesi. Yazarın kendinden izler taşıdığı bu bölümleri daha gerçekçi ve etkileyici. 80'li yılların zor koşullarında, Diyarbakır'ın bir kasabasında büyüyen bir çocuğun gözünden dönemin acılarına tanık oluyoruz. Anadil yasakları, beyaz Torosların gölgesinde geçen çocukluk, faili meçhuller, göç etmek zorunda kalan insanlar... Tüm bunlar, küçük bir çocuğun masum bakışıyla aktarılıyor.
Büyük acıları yüksek sesle haykırmadan, sakin bir dille anlatılıyor ama her cümle bir yara gibi açılıyor içimizde.
Sessizliğin konuştuğu, kelimelerin yaraya dokunduğu, vicdanın kendini duyurduğu bir hikâye bu. Kitabı okurken içinizde büyüyen sessizliklere kulak verin. Belki de asıl anlatılmak istenen, orada saklıdır.
Peki ya o fısıltıyla söylenen şarkılar?
Bir toplumun fısıltıya mahkum edilmesi, sesini kaybetmesi değil midir aslında? Gırnatanın ezgisiyle durulan halaylar, geceyi delen kurşunlar, duvara asılı ölü fotoğrafları... Tüm bunlar, bir coğrafyanın kolektif hafızasını oluşturan parçalar.
Sessizliğin, hasretin ve ait olamamanın bu güçlü anlatısını mutlaka okumalısınız. Ve sakın müzikleri dinlemeden kapatmayın kitabı. Bir insanın hikayesi, onun suskunluğundan anlaşılabilir mi? Gerçek bir karşılaşma, tüm önyargılarımızı yıkabilir mi?
Kitapla Kalın.