Zavallı Necdet, Saffet Nezihi’nin “ilk evladım” dediği romanı…
Zamanında öyle çok okunmuş ki, okurlar karakterleri gerçek sanıp mezarlarını aramaya bile kalkmış. Düşünün artık ne kadar benimsenmiş, ne kadar içselleştirilmiş bir hikâye…
Hikâyemiz 1890’lı yılların İstanbul’unda, köşklerde konaklarda geçiyor. Yasak aşk etrafında dönen bir konumuz var.
Bir yandan da dönemin aile yapısını, ahlak anlayışını, insanların neyi doğru neyi yanlış gördüğünü satır aralarında okuyoruz. Batılılaşmanın özellikle varlıklı çevrelerin hayatına nasıl yansıdığını; köşklerdeki yaşayışı, ilişkileri ve bakış açılarını görmek de ayrı bir detay oluyor.
Necdet eğitimli, yakışıklı ve çapkınlığıyla bilinen bir genç. Ama Meliha’yla tanışınca ilk kez gerçekten âşık oluyor. Tam duygularını söyleyecekken Meliha en yakın arkadaşının karısı oluyor. İşler de zaten tam burada içinden çıkılmaz bir hâl alıyor.
Zamanla Meliha da Necdet’i sevdiğini söylüyor. Okurken en sinir olduğum kısım ise hamile kalıp Necdet’le arasında sorun olmasın diye bebeğinden kolaylıkla vazgeçmesi oldu. Necdet onu ne kadar sevse de bunu asla kabul edemiyor. Aynı evin içinde kalbiyle vicdanı arasında sıkışıp kalmasını okuyunca kitabın isminin neden Zavallı Necdet olduğunu anlıyorsunuz.
Necdet’in içsel hesaplaşmasını, kalbiyle ahlaki değerleri arasında kalışını okumak çok etkileyiciydi. Yer yer bana Genç Werther’in Acıları’ndaki o yoğun aşk duygusunu hatırlattı. Zaten yazar da önsözde kitabın bu kadar sevilmesini samimiyetine bağlıyor. Gerçekten de öyle; karakterler sanki gerçek hayattan alınmış gibi, “bizden” insanlar.
Zavallı Necdet