İnsan gerçekten kendisi olabilir mi, yoksa daima bir başkasının hikayesini mi yaşar? Galip için yaşamak, "hikaye anlatmak" ile eş anlamlıdır. Belki de Celâl’in yerine geçip yazması, onun hayata tutunma biçimidir; çünkü hayat, ancak anlatıldığı sürece katlanılabilir kılınır. Galip, Celâl’in masasına oturduğunda aslında bir zafer kazanmaz; aksine kendi sesini ebediyen susturur. Romanda da belirtildiği gibi: "İnsan en çok kendisi olamadığı için acı çeker." Galip de bu dinmek bilmez acıyı dindirmek adına kendi varlığından vazgeçer.
Ne kadar kendinden kaçmaya çalışsa da bu eylem, özünde bir kayboluştur. Çünkü kayıplar ve acılar, hiçbir maskeyi kabul etmezler. Belki de hayat; insanın kendi olmaktan kaçarken sürekli kendine yakalanmasından ibarettir. Nihayetinde her yol bir yenilgiye çıkar; özlemek bile başlı başına bir mağlubiyettir aslında. Tıpkı Galip’in Rüya’ya duyduğu o amansız özlem gibi... Sonu ölüm olan bir varlığın kurduğu düzen ne kadar gerçek olabilir ki?
Bu yüzden hepimiz birer Galip'iz aslında; her birimiz ayrı bir maskeyle yaşam savaşı veriyoruz. Galip’in tek tesellisi anlatmaktır. Ancak anlatarak teselli bulmak, iyileştirmekten ziyade yalnızca yaşadığımızın kanıtıdır. Ne yarayı kapatır ne de olanı unutturur. Unutmamak, insana bahşedilen "hâlâ hayattasın" deme biçimidir. Galip de romanın sonunda huzura ermez; yalnızca acısıyla yaşamayı öğrenmiş bir yazara dönüşür. O son sayfada, dışarıda kar yağarken kalemin kağıt üzerindeki sesi, aslında bir nabız atışı gibidir:
"Hayattayım, unutmadım, buradayım."