Eser, sadece askeri bir mağlubiyeti değil, bir zihniyetin ve hayalin hüzünlü sonunu anlatır. Bu tahlilin merkezinde, Anadolu’nun öz evlatlarının hiç bilmedikleri coğrafyalarda, dilini dahi konuşamadıkları halklar için harcanışına duyulan o haklı isyan yer alır. Falih Rıfkı, koca bir devletin yönetim kademesindeki hırsların, Ahmet gibi binlerce gencin sessizce yok oluşuyla nasıl ödenen devasa bir insani bedele dönüştüğünü adeta okuyucunun kalbine kazır.
"ücretsiz tarla ve sokak bekçiliği" benzetmesi, Osmanlı’nın bu topraklardaki trajik konumunu özetler. İmparatorluğun merkezindeki karar vericiler, buraları vatanın ayrılmaz bir parçası olarak görse de, sahadaki gerçeklik Anadolu insanının hem emeğinin hem de kanının hiçbir karşılık bulamadan bu topraklara akıtılmasıdır. Bizlerin "milletimiz" diyerek kucaklamaya çalıştığı kitlelerin, Mehmetçiği bir "yabancı" veya "işgalci" olarak görmeye başlaması, idealler ile gerçeklik arasındaki o aşılmaz uçurumu ortaya koyar. Bu süreçte Enver Paşa gibi figürlerin sergilediği cesaret ve stratejik hırslar, yazarın rasyonalist bakış açısıyla süzüldüğünde; ayakları yere basmayan bir romantizmin Anadolu’yu nasıl tükettiğini gösteren birer kanıta dönüşür.
Sonuç olarak Zeytindağı, okuyucuyu tarihin sadece rakamlardan ibaret olmadığı gerçeğiyle yüzleştirir. Kitabı bitirdiğimizde hissettiğimiz o ağır keder, aslında bir devrin kapanışına duyulan üzüntüden ziyade, binlerce Ahmet’in o kızgın çöllerde hiçbir yere ait olamadan kaybolup gitmesine duyulan merhamettir. Bu eser, bizlere bugün üzerinde yaşadığımız Anadolu topraklarının kıymetini anlatırken, tarihin tozlu sayfalarında unutulan gencecik ruhların çığlığını bugüne taşır. Bir imparatorluğun vedası olan bu anlatı, aynı zamanda milli bir uyanışın ve "vatan" kavramının sınırlarının kanla, terle